17 Şubat 2012 Cuma

Soruşturma Safhasındaki Bir Takım Hatalar


Markar Esayan "Hatalarını konuşalım da" diyor "100 yillik ittihatci derin devletle ozel yetkili mahkemelerle degil de, tapu dairesiyle mi mucadele edeceksiniz?" Bu zihniyet esasında Markar'a özel değil. Bir başka olay vesilesiyle de "soruşturma sürecindeki bir takım hatalar" sebebiyle bir insanı savunamayacağımızı açık açık yazanlar oldu.

Bu zihin bize şöyle diyor, soruşturma sürecinde bir takım hatalar oluyor, bunlardan da şöyle bir bahsedelim ama işte o kadar da çok bahsedip "esası" kaçırmayalım. O esas da işte "kötü adamlarla mücadele" Bu adamların kötü olduğuna zaten peşinen eminiz, bir de bu adamların yargılanması sırasındaki bir takım olaylarla da ilgilenmeye gerek yok.

Müthiş bir icat. Hakkını vermek lazım. Çünkü bu icat ile "kötü" olduğunu düşündüğümüz herhangi birinin hak kaybına uğramasını kaile almak zorunda değiliz. Kahve içer gibi bir rahatlıkla şöyle üstünkörü bu olaylardan bahsedip o müthiş esasa geri dönebiliriz.

Ancak herhalde bu zihinde bizi rahatsız eden bir şey olmalı. Diyelim ki polis suç ve suçluyla mücadele etmek için işkenceyi yaygın bir metod olarak uygulamalı mı? O zaman da şöyle mi soracağız "emniyet güçlerimizin yaptığı 'bir takım hatalar'dan bahsedelim de azılı katillerle tapu kadastro dairesiyle mi mücadele edeceksiniz?"

Bunun bir adım ötesi Türkiye'ye çok yabancı bir zihin değil. Yani terörle mücadele ederken, bok yedirmek kötü pis ama, ne yapalım teröristle herhalde çevre ve orman bakanlığı ile mücadele edecek değiliz.

Örnekleri sonsuza kadar uzatmak mümkün. Hepsinin varacağı nokta da aynı, suç ve suçluyla mücadele ederken devlet kurumları suç işleme hak ve ayrıcalığına sahip midir?

Soru bu haliyle haksız. Haksızlık yapılan taraf yukarıda örnekleri verilen zihin değil, tam tersine onların "suçlu" olarak imledikleri. Çünkü bu insanların büyük çoğunluğunun "suçlu" olduğuna yönelik sabit bir karar elimizde yok. Medyaya yansıyan bilgiler, bulgular, bir takım veriler ışığında edindiğimiz bir kanı var. Ama bu kanıyı gerçek kabul edelim ve şu nokta üzerinden devam edelim,

Diyelim ki karşımızdaki gerçek manada bir suçlu, biz bu insanın "kötü, pis, iğrenç" olduğuna neden inanırız? Bizzatihi işlemiş olduğu suçtan. Yani bu insan bir suç işlemiştir, toplumdaki biri veya birilerine bir zarar vermiştir, ahlaken biz bu olaya bakıp bir tutum alırız, deriz ki, bir başka insana böyle zarar vermek kötüdür, o halde bu davranışı sergileyen de "kötü" olmak zorundadır.

Amenna.

İyi de devletin de bu olaylarla mücadele ederken suç işlemesi bizzatihi "kötü" değil mi? Elinde herhangi bir bireye göre sınırsız olanak bulunan, milyonlarca insanın içinde birlikte çalıştığı ve belirli görevleri ifa etmesi için milyarlarca dolar kaynak aktarılan bir örgütün işlediği suç, herhangi bir bireyin elindeki sınırlı, yetersiz kaynaklarla işlediği suçtan daha zarar verici olmaz mı? Bir insan duygusal sebeplerle suç işleyebilir. Errara humanum est. Ancak bir kurumun insan gibi duyguları yoktur, kurumlar insani hislere göre değil, rasyonel kurallara göre davranır. Şayet belirli insanların hal ve hareketleri "bahis edilmeye gerek olmayan normal olaylar" olarak adlandırılırsa bu devlet organizmasının hareketindeki başat kural olmaz mı?

Devletin içerisinde yer alan ve kamu yetkilerini kullanan insanlara başka insanlara türlü fenalık yapma hakkını vermenin doğal sonucu bu fenalıkların toplumsallaşmasıdır. Bir başkasını hukuka aykırı olarak dinleyip, bunları seçim zamanında YouTube üzerinden kamuya sunan bu sayede bir "avantaj" yakalayan herhangi bir iktidar, bu durumun "normalleşmesi" halinde bu avantajını toplumdaki herkese göre genişletir.

O halde soruşturma safhasındaki "bir takım hatalar" esasında soruşturduğu suçtan çok daha ağır, vahim ve toplumsal zararlara yol açacak "suçlar"dır. Ahlaklı bir insanın öncelikli görevi toplumu bu derece etkileyebilecek bu suça karşı bir tutum belirlemek olacaktır.

Bunu Markar'ın ve diğerlerinin "bir takım hatalar", "tamam da" kisvesinde söylediği eylemlere bakınca çok daha iyi anlıyoruz.

Ne bunlar?

Uzun tutukluluk süreleri ile adil yargılanma hakkının ihlali . Nasıl oluyor? Özel yetkili bir savcı, herhangi bir suçu örgütsel bir bağ çerçevesinde açıklayınca şüpheliyi önce gözaltına alıyor. Gözaltı süreleri normalden uzun. Sonra tutukluluk halini istiyor. Kişi tutuklandıktan sonra irtibatta bulunduğu diğer kişiler de genişleyen çemberler halinde örgüt üyesi olmakla toplanıp dalga dalga tutuklanmaya başlıyor.

Zaman olarak da iş şöyle gidiyor, savcı A şahsını tutukluyor, daha sonra A şahsının irtibatta bulunduğu yakın grubu izlemeye başlıyor. 1 ay sonra bu kişilerin de tutukluluğunu talep ediyor. Sonra onların çevreleri, sonra onların çevreleri derken herhangi bir iddianamenin yazılması yılları buluyor. İnsan soruşturma safhasında, henüz suçunu bile bilmeden, kendisini savunma imkanlarını tamamen kaybedip yıllarca o kutlu iddianamenin açıklanıp savunma safhasına gelinmesini bekliyor.

(kaldı ki savunsa da iş bitmiyor, ek iddianame süreci var, karar safhası var, kararın temyizi var, nereden baksan yıllara uzanan bir süreç)

Bugün hakim mevzuat gereği örgüt suçlamasıyla tutuklananlar 10 yıl tutuklu kalabilirler. Haklarında hiçbir hüküm olmadan bir insanı 10 yıl hapiste tutabilmek herhalde "adil yargılama" ile aynı anda zikredebileceğimiz bir durum değil.

Bir suçlu dahi olsa 10 yılda bir insanın suçunu ortaya çıkartıp, ispatlayıp mahkeme kararını bağlayamayan bir devlet kendi insanlarına karşı suç işliyor demektir. Bu kadar net. Eğer bu suç gerçekse bu suça muhatap kalmışlar açısından bu süreç bir haksızlıktır, eğer bu suç gerçek değilse bir insanın 10 yılını çalmak ahlaksızlıktır.

İkinci konu, teknik takip dökümanları. Soruşturma safhasında bir insan aylarca dinleniyor, bu teknik takip dökümanları kolajlanarak iddianameye ekleniyor, ilgili ilgisiz her şey iddianameye eklendiği için milyonlarca sayfa döküman savcılar tarafından mahkeme sunuluyor.

Süreç genelde şöyle işliyor, savcı bir insanı gözaltına alıyor, ifadesini istiyor, bir takım "tapeler" dinletiyor, eğer karşıdaki şahıs "malum ve matuf" biriyse, bu tapelerden seçilmiş olanlar medyaya sızdırılıyor, daha gözaltı safhasında bu insanın manevi itibarı linç edilirken, milyonlarca sayfalık döküman gecenin üçünde nöbetçi mahkemeye sunuluyor, bu dökümanları okuma, inceleme, öğrenme şansı bulunmayan ve bir gece o görevi ifa edecek olan nöbetçi mahkeme de tutukluluk kararını veriyor. Hakimler üzerinde yapılan anketlere göre, hakimlerin kahir ekseriyeti "masumsa nasılsa beraat eder, suçluysa kaçmasını istemem" zihniyetinde. Otomatik gelen tutukluluk kararı ile özel yetkili mahkemelerdeki sonsuz döngü başlamış oluyor.

Bu arada, temelde gizli olması gereken soruşturma safhasında, şüpheliye bile sunulmayan deliller medyaya sızdırıldığı için esasında mahkemeye bile gerek kalmıyor. Seçilmiş bulgular, bir takım cümlelerden inşa edilen hipotezler gerçek diye medya sayfalarına konulup, o kişinin toplum nezdindeki varlığına da tecavüz ediliyor.

Şayet teknik takip dökümanları bir suça işaret etmiyor ancak siyasi bir avantaj getirecekse, bu halde dava sürecine hiç başlanmıyor. YouTube'a yükle, medya eliyle duyur, siyasal ganimeti kap.

Bu sistemin normalleşmesi ile bugün MİT Müsteşarından, Berna'ya kadar binlerce insan linç edildi, haksız tutuklamaya maruz kaldı, haklarında yaratılan kamuoyu algısı ile manevi itibarları bir ölçekte tahrip edildi.

Avrupa İnsan Hakları Komisyoneri Thomas Hammarberg şöyle ifade ediyor: "Soruşturmalar, adli konularda uzmanlığı yeterli olmayabilen kolluk kuvvetleri tarafından yürütülmekte ve kanıtları genellikle aşırı miktarlarda gizli dinleme kayıtlarından oluşmaktadır"

Bunun da adil yargı açısından bir sorun olduğunu söylemek Hammarberg'in yalnız kaldığı bir husus değil.

Soruşturma safhasında karşı karşıya kalınan üçüncü büyük sorun üretilen fabrikasyon deliller. Sayısız örnek var. Soda şişesinin yanında olduğu için tutuklanan öğrencilerden, telefonuna "sehven" yüklenen kayıtlarla 32 ay tutuklanan Mehmet Ali Çelebi'ye kadar uzun bir liste, yaratılan deliller nedeniyle bu haksızlığa maruz kalmış durumda. Bu deliller ikiye ayrılmış durumda. Ya Cihan'da gördüğümüz gibi bir delil yok ancak bir puşi delil sınıfına sokulup suçun asli bulgusu haline getiriliyor ya da Balyoz davasında görüldüğü gibi gerçekliği kuşkulu dijital deliller sürekli bir halde yeniden üretilerek insanlar tutuklanıyor. Bununla bağlantılı bir diğer sorun kanuna aykırı elde edilen bir takım bulguların değişik yollarla delil haline getirilmesi. Örneğin MİT Müsteşarının hukuka aykırı olarak dinlenmesi sonucu elde edilen veri bir internet sitesine yükleniyor, sonra savcı bu internet sitesinde "yayınlanmıştır" diye kendisini hesap vermeye çağırıyor. Temelde delil niteliğine haiz olmayan bilgiler de bu sayede hülle usulü delil haline getiriliyor.

Soruşturma safhasında yaşanan diğer büyük bir suç ise bir zihni kayma. Herhangi bir olay kendi özgün delillerinin işaret edemeyeceği radikal bir pozisyon olarak yeniden tanımlanıyor (Devrimci karargahta karşılaştığımız bir arkadaş toplantısının örgüt toplantısı olarak yeniden tanımlanması) ve bu tanımlama üzerinden bütün süreçler yeniden okunuyor. Bunun bir hastalık haline gelmiş halini 6 Temmuz 2011 tarihli Telegol programında bazı futbolcuların para sayarken görüntüleri olduğunu iddia eden Mehmet Baransu'nun bu iddiaları yalan çıkınca, bütün bunların "Aziz Yıldırım"ın bir oyunu olduğunu, esasında kendisinin asla böyle bir şey demediğini "yeniden kurgulaması" Kendi yaptığı hata Aziz Yıldırım'a yaradığı için Aziz Yıldırım tarafından "kurgulanmış" olmalı. Normal bir olay, kendi özgün delillerinden sıyrılarak "radikal" bir komplo haline getirilmeli.

Bahse konu etmeye değer olmayan bu yerleşik uygulamalar bize nasıl bir manzara çiziyor?

Bugün Türkiye'de emniyet teşkilatı içerisindeki bazı birimler önce teknik takipe başlıyor. Buldukları herhangi bir cümleyi "radikalleştirerek" yeniden yorumluyor, bu yorumlar eğer suçsa biriktirilerek "örgütlü suç" izafe edilebilecek bir yakın grup bulunuyor sonra bu dosyalar savcıya veriliyor, özel yetkili savcı örgüt kurdukları iddiasıyla bu insanları gözaltına alıyor, bir hafta sonra gecenin üçünde nöbetçi mahkemeden tutuklanmalarını istiyor, aylar süren ve kafkaesk bir dava sürecinin tam ortasında kalmış bu insan hakkındaki alakalı alakasız her şey - örneğin Bülent Uygun'un karısıyla kavga ettiği bir telefon konuşması- medyaya sızdırılıyor, manevi itibarları henüz suçlu olduklarını iddia eden bir iddianame bile yokken tahrip ediliyor, sonra da hiç bitmeyecek bir dava safhası başlıyor.

Herhangi bir iktidarın eline bu gücü verirseniz ne olur? Türkiye'deki herhangi bir muhalifi dinleyip, takip edip, gözleyip, bu bulguları hiçbir sınır olmadan medyaya servis edebilecek, dava açtırıp sizi bitmeyecek bir yargı sürecine sokabilecek, bu arada özgürlüğünüzü elinden alabilecek bir iktidar neler yapar? Böyle bir iktidarın karşısında herhangi bir sivil unsur durabilir mi? Sermayedarlar rahatsızlığını beyan edebilir mi, sendika başkanları işçi haklarını savunabilir mi, yargı mensupları bağımsız karar verebilir mi, muhalif herhangi bir unsur siyasal haklarını kullanırken 5 kere düşünmez mi?

Üstelik iktidarın bunu "ifade etmesi" dahi gerekmez. Böyle bir gücün varlığı, bu ihtimalleri doğrudan ortaya çıkardığı için herkes de konumunu ona göre belirler.

Çünkü böyle bir ülkede adil yargılanma yoktur, böyle bir ülkede hakkını mahkemede savunabilme şansın yoktur, böyle bir ülkede kendi olanaklarını, imkanlarını ve özgürlüğünü büyük devlet canavarına karşı garanti eden herhangi bir sistem yoktur. Pranga herkesin boynuna geçmiş demektir.

Şimdi hepimiz şu soruyu sormak zorundayız hangisi daha büyük suç? Hangisi daha öncelikli? Hangisi daha büyük tehdit?

Hiçbir sınırı olmayan bir devlet organizasyonu mu yoksa küçük, hata yapabilen, sınırlı kaynaklara sahip bireyler mi?

Soruyu böyle ortaya koyduğumuz zaman Markar ile aramızdaki fark ortaya çıkar, çünkü faşizme kaymakla kaymamak arasında sadece bir duruş farkı var.

0 yorum:

Yorum Gönder