30 Mart 2012 Cuma

Şebekeye karşı özlemini duyduğumuz dünya

Ahmet Şık tahliye kararının arkasından şöyle bağırıyordu:

"Burada adalet ne zaman sağlanacak diyeceksiniz. Bu komployu kuran ,yürüten polisler, savcı ve hakimler bu cezaevine girecek. Burada and içiyorum hepinizin önünde. Onlar buraya girdiğinde bu ülkeye adalet gelecek. O cemaat bağlantılı o çete bağlantılı adamlar buraya girecek. Bunu da buraya yazıyorum. Çok net söylüyorum. Bu işin sorumluları... Burada cemaatçi olan herkesi suçlamıyorum ama cemaatci olupta çete faaliyeti gibi çalışan emniyetteki ve yargının bürakratik örgütlenmenin içindeki adamlardır. Bunun asli sorumlularıdır. Siyaseten sorumlusu da AKP hükümetidir. Bunlara sesini çıkarmadığı içindir. Ama şunu herkes bilsin. Bunca baskı ve zulümden o iktidarın korktuğu ama bizimde özlemini duyduğumuz ve mücadelesini sürdürmeye devam edeceğimiz bir hayat çıkacaktır."

Ahmet Şık'tan Aziz Yıldırım'a Herkesin Bildiği O Şebeke
Mesajın kime olduğu açık. Ahmet Şık'tan, Nedim Şener'e, KCK yargılamasına maruz kalanlardan, Aziz Yıldırım'a kadar özel yetkili mahkemelerde davası sürmekte olan bir çok insan kendilerine karşı, emniyet ve yargı içerisine yerleşmiş bir çete tarafından bir komplo kurulduğunu, bu çetenin AKP hükümeti zamanında ve onun desteği ile bu makamlara yerleştiğini, çete üyelerinin kamu yetkilerini kendi özel grup çıkarları doğrultusunda kullandığını, bu grubun medyada ve sermaye içerisinde güçlü bağlantıları olduğunu bangır bangır ifade ediyor. Bir komplo teorisi denerek geçilemeyecek bütün bu bağlantılar, Ahmet Şık'ın yasaklanan kitabından, Hanefi Avcı'nın tutuklanmasına neden olan Haliç'te Yaşayan Simon'lar kitabına kadar bir çok izde açık açık gösteriliyor. Bir grubun nasıl emniyet içerisine yıllara uzanan bir zaman diliminde yerleştiği, nasıl yargı sistemine girdiği, HSYK'da yapılan son düzenlemeler ve Özel Yetkili Mahkemelerin kurulması ile nasıl son derece kritik mevkilere yerleştiğini herkes biliyor.

Dahası, hükümet de bunu reddetmiyor. MİT Başkanının ifadeye çağrılmasında gördük ki, hükümet de hem bu durumu biliyor hem de bazı oranlarda rahatsız. Nitekim hükümete çok yakın kaynaklar Yeni Şafak gazetesinde açık açık Fethullah Gülen grubunun emniyet ve yargı içerisinde yer aldığını, başka bazıları ise bu grubun hükümete karşı bile operasyon içerisine girebildiğini yazdı.

Fethullah Gülen Grubu'nun yapısı açık değil
Türkiye'de kimse Fethullah Gülen Grubu'nun tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Bu gruba kimlerin üye olduğu, grubun hiyerarşisi, finans kaynakları, bu finansmanın hangi yöntemlerle kazanılıp nasıl harcandığı, üyelerin yaptıkları faaliyetler ve bir sivil toplum örgütünün kamuyla paylaşması gereken hiçbir bilgi kamuya açık değil. Esasında böyle bir veri tabanına sahip olan herhangi biri var mı, o da bilinmiyor.

Ancak üzerinde uzlaşılan AKP döneminde grup üyelerinin devletin kritik makamlarına yerleştiği ve buralarda faaliyetini sürdürdüğü. Dolayısıyla kamu yetkilerini kullanan, bu makamlara belirli bi r gruba mensup olduğu için oturan ve dolayısıyla halkın çıkarlarını değil kendi kısıtlı grubunun çıkarları ile ajandasını uygulamaya meyyal olan bir insanlar grubu karşımızda duruyor.

Şebekenin amacı demokratikleşme değil
AKP - Gülen Grubunun kurduğu zorunlu ortaklık ile ortaya çıkan bu bağlantı veya şebeke ise demokratikleşme yönünde herhangi bir gaye taşımıyor. 2002 - 2010 aralığında bakıldığı zaman demokratikleşmeye yönelen tüm adımların sistematik olarak siyasi iktidarın egemenlik alanını genişletmeye ve diğer unsurların sistemdeki varlığını yok etmeye yöneldiğini görüyoruz. HSYK ile ilgili reformlardan, eğitim sistemindeki sallapati girişimlere kadar her projenin temelinde genel bir demokratikleşme adımının varolması zorunlu hedefleri değil, siyasi iktidarın önündeki tıkaçların kaldırılması var. TBMM içtüzüğünü değiştirmek için savaşlar çıkartan siyasi irade, konu seçim barajları olduğunda 10 yıldır ortada gözükmüyor. Analar ağlamasın diye başlayan kürt açılımının sonunda bugün partisi kapatılmış bir kürt hareketi, yerel yöneticileri tutuklanmış bir siyaset ve sürekli ötekileştirilen bir halk grubu var.

Şebeke demokratikleşme amacı gütmediği gibi fiili uygulamaları da demokratik bir toplumun herhangi bir tarafına benzemiyor.

Muhaliflerin nefes alamadığı bir rejim
Bugün sokağa çıkan bütün muhalif gruplar sistematik olarak şiddete maruz kalıyor. Öğrenciler tekmeleniyor, sendika üyelerinin üstüne biber gazı atılıyor, TEKEL İşçilerinden HES'lere karşı çıkan köylülere kadar herkes ağır bir dayağın sillesini tadıyor.

Siyasi rekabet bütünüyle gözetim ve denetim altında. Meclis kürsüsünde muhalif vekiller dayak yiyor hatta Meclis Başkanvekili tarafından "hasiktir" denilmek suretiyle hakarete uğruyor. Komisyon çalışmaları basılıyor, komisyon başkanları "söz istiyorum" bağırışları arasında "söz isteyen yok oylamaya geçelim" demek suretiyle işi bitiriyor. Bütün bunları "kafalarının üstüne ayakkabınızın topuğuyla basın" diye şen şakrak karşılaşayanların alkışları arasında, TBMM kamuya açık tartışmaların olduğu, yasama organının tartışarak ve kamuoyunu bilgilerendirerek kanun yarattığı yerden çok, Başbakanın emriyle gerekirse 7/24 kavga dövüş çalışıp yasa geçirecek bir fabrikaya benziyor.

Siyasi muhalifler üzerindeki tek baskı meclis faaliyetleri noktasında değil. BDP ve CHP'ye mensup tüm belediyeler sürekli soruşturmalara maruz kalıyor. Belediye yöneticileri hakkında 300 yılı aşkın hapis istemiyle davalar açılıyor. En küçük ilçe belediyelerinden, büyükşehir belediyelerine kadar tüm belediyeler maliye, polis, savcı üçgeninde çalışmaya gayret ediyor.

Bütün bunlar da yetmezse, seçim döneminden önce BDP ve MHP'nin yaşadığı gibi bir takım telefon kayıtları veya usulsüz elde edilmiş görüntüler internet sitelerine ve sonra gazetelere servis edilip, kara propagandanın en iğrenç metodları uygulanıyor, Başbakan da miting meydanlarında alenen bu kasetleri izlemeyi tavsiye ediyor.

Özel Yetkili Mahkemeler çılgınlığı
İşin bu yollarla halledilemeyeceği durumlarda ise, "takip et, servis et, suçla, tutukla" ekseninde yürüyen özel yetkili mahkeme çılgınlığı var.

Balyoz davasında 250'si tutuklu 365 sanık hükümete karşı darbe girişiminde bulunmakla suçlanıyor. Suçlamaların temeli olan ve Mehmet Baransu'nun bavulundan çıkan 2003 tarihli CD'nin sahte olduğunu Yıldız Teknik Üniversitesi ve Arsenal Forensic iki ayrı şekilde kanıtladı. Basit bir tanesini söyleyeyim, 2003 yılında yapılmış bir CD'de office 2007 programının izi olamaz. Neden? Çünkü 2003 yılında Office 2007 yoktur. Dava çöker. Ancak çökmüyor.

Şike davasında 21 nisan tarihli bir telefon kaydını dinlemek için savcıların 24 nisan tarihli bir telefon kaydını gerekçe göstermesinden, montajlanmış görüntülerin medyaya sızdırılmasına, futbolcular üzerinde cebir ve baskı kurulmasından, Tamer Yelkovan'ın dayak yemesine kadar bir çok usulsüzlük var. 8 aylık takip sonucunda ortaya çıkan tek bir fiziki delil yok. Yani 8 ay polis şüphelileri her gün dinliyor, her gün ne konuştuklarını duyuyor, bu adamların şike yapacağını da biliyor ancak bütün bu müthiş istihbarata rağmen bir tane baskın, tek bir kuruş para, hiçbiri yok. Üstelik davaya da, bu davayı görme yetkisi olmayan bir mahkeme bakıyor.

Oda TV davasında, bir başka şahsın bilgisayarında çıkan bir word belgesini "örgütsel döküman", bu word belgesi üstündeki notları "örgütsel talimat", bu ilişkiyi de "örgütsel hiyerarşi" olarak tanımlayabilecek bir zihin var.

Her şeyin tek elden yönetildiği bir rejim
Bu zihin Mustafa Balbay'ın ifadesini alırken "özdemir asaf kimdir, onunla ilişkiniz nedir" diye soran zihinle de akraba.

Şimdi karşımızdaki soru şudur,

üyeleri, finansmanı, yapısı, hiyerarşisi, amaçları açık ve şeffaf olmayan, siyasi iktidarın adamları ile birlikte devlet makamlarını kendi ajandası çerçevesinde kullanan, ötekilerin bütününü düşman gören, kendine ait bir medyası ve sermayesi olan ikili iktidar yapısının yönettiği,

kimlerin milletvekili, kimlerin nerede hakim nerede savcı olacağının doğrudan bu iktidar yapısı tarafından belirlendiği,

emniyet müdürlerinden, memurlara kadar bütün kolluk güçlerinin tek elden atandığı, bu güçlerin usullü veya usulsüz bir şekilde elindeki teknik kapasitelerle herkesi dinleyebildiği, hatta bu dinleme nedeniyle kendi aralarında bile kavga edebildikleri,

delillerin sıhhatine, lehe olup olmamasına bakılmaksızın tüm muhalif unsurların yargı baskısı altında, bitmeyen tutukluluk süreleri içerisinde özgürlüğnden mahrum edildiği, demokratik hakkını kullanmak isteyen tüm vatandaşların cebir ve şiddete maruz kaldığı, siyasi partilerin türlü çeşit yöntemler sürekli baskı altına alındığı,

bütün bunların da örgütlü, şematize bir şekilde belli olduğu bir sisteme demokrasi denir mi?

Bugün, kimin milletvekili olacağına Tayyip Erdoğan karar verir. Bugün kimin Cumhurbaşkanı olacağına yine Tayyip Erdoğan karar verir. Bugün hükümet HSYK'yı yönettiği için kimin nereye atanacağına, kimin hakkında soruşturmanın başlayıp kimin başlamayacağına yine Tayyip Erdoğan karar verir. Hükümete bağlı emniyet güçleri tarafından hazırlanan bütün dökümanlar, yine dolaylı olarak hükümete bağlı özel yetkili savcılara intikal ettirilip, yine hükümet koalisyonunun parçası medya gruplarından kamuoyuna servis edilip, yaratılan kamuoyu algısı ile insanların manevi itibarları paçavraya çevrilip, özgürlüklerinden mahrum edilebilir. Bugün iktidar koalisyonuna dokunan herkes ya hapistedir, ya göçe zorlanmıştır, ya vergi cezalarıyla boğuşmaktadır, ya da manevi itibari kamuoyu lincine tabi tutulduğu için siyasal ölü konumundadır.

Soru şudur, böyle bir ülkede kim özgürlükten bahsedebilir?

Ülkeleri duble yollar değil özgürlük büyütür, ülkeleri güzel yapan şey TOKİ inşaatları değil insanların adalete olan inancıdır. Bu ülke bir şebeke yüzünden bütün güzel hasletlerini kaybetti, "özlemini duyduğumuz dünya için" yeni bir mücadele ise hala bizi bekliyor.
Devamı...

17 Şubat 2012 Cuma

Soruşturma Safhasındaki Bir Takım Hatalar


Markar Esayan "Hatalarını konuşalım da" diyor "100 yillik ittihatci derin devletle ozel yetkili mahkemelerle degil de, tapu dairesiyle mi mucadele edeceksiniz?" Bu zihniyet esasında Markar'a özel değil. Bir başka olay vesilesiyle de "soruşturma sürecindeki bir takım hatalar" sebebiyle bir insanı savunamayacağımızı açık açık yazanlar oldu.

Bu zihin bize şöyle diyor, soruşturma sürecinde bir takım hatalar oluyor, bunlardan da şöyle bir bahsedelim ama işte o kadar da çok bahsedip "esası" kaçırmayalım. O esas da işte "kötü adamlarla mücadele" Bu adamların kötü olduğuna zaten peşinen eminiz, bir de bu adamların yargılanması sırasındaki bir takım olaylarla da ilgilenmeye gerek yok.

Müthiş bir icat. Hakkını vermek lazım. Çünkü bu icat ile "kötü" olduğunu düşündüğümüz herhangi birinin hak kaybına uğramasını kaile almak zorunda değiliz. Kahve içer gibi bir rahatlıkla şöyle üstünkörü bu olaylardan bahsedip o müthiş esasa geri dönebiliriz.

Ancak herhalde bu zihinde bizi rahatsız eden bir şey olmalı. Diyelim ki polis suç ve suçluyla mücadele etmek için işkenceyi yaygın bir metod olarak uygulamalı mı? O zaman da şöyle mi soracağız "emniyet güçlerimizin yaptığı 'bir takım hatalar'dan bahsedelim de azılı katillerle tapu kadastro dairesiyle mi mücadele edeceksiniz?"

Bunun bir adım ötesi Türkiye'ye çok yabancı bir zihin değil. Yani terörle mücadele ederken, bok yedirmek kötü pis ama, ne yapalım teröristle herhalde çevre ve orman bakanlığı ile mücadele edecek değiliz.

Örnekleri sonsuza kadar uzatmak mümkün. Hepsinin varacağı nokta da aynı, suç ve suçluyla mücadele ederken devlet kurumları suç işleme hak ve ayrıcalığına sahip midir?

Soru bu haliyle haksız. Haksızlık yapılan taraf yukarıda örnekleri verilen zihin değil, tam tersine onların "suçlu" olarak imledikleri. Çünkü bu insanların büyük çoğunluğunun "suçlu" olduğuna yönelik sabit bir karar elimizde yok. Medyaya yansıyan bilgiler, bulgular, bir takım veriler ışığında edindiğimiz bir kanı var. Ama bu kanıyı gerçek kabul edelim ve şu nokta üzerinden devam edelim,

Diyelim ki karşımızdaki gerçek manada bir suçlu, biz bu insanın "kötü, pis, iğrenç" olduğuna neden inanırız? Bizzatihi işlemiş olduğu suçtan. Yani bu insan bir suç işlemiştir, toplumdaki biri veya birilerine bir zarar vermiştir, ahlaken biz bu olaya bakıp bir tutum alırız, deriz ki, bir başka insana böyle zarar vermek kötüdür, o halde bu davranışı sergileyen de "kötü" olmak zorundadır.

Amenna.

İyi de devletin de bu olaylarla mücadele ederken suç işlemesi bizzatihi "kötü" değil mi? Elinde herhangi bir bireye göre sınırsız olanak bulunan, milyonlarca insanın içinde birlikte çalıştığı ve belirli görevleri ifa etmesi için milyarlarca dolar kaynak aktarılan bir örgütün işlediği suç, herhangi bir bireyin elindeki sınırlı, yetersiz kaynaklarla işlediği suçtan daha zarar verici olmaz mı? Bir insan duygusal sebeplerle suç işleyebilir. Errara humanum est. Ancak bir kurumun insan gibi duyguları yoktur, kurumlar insani hislere göre değil, rasyonel kurallara göre davranır. Şayet belirli insanların hal ve hareketleri "bahis edilmeye gerek olmayan normal olaylar" olarak adlandırılırsa bu devlet organizmasının hareketindeki başat kural olmaz mı?

Devletin içerisinde yer alan ve kamu yetkilerini kullanan insanlara başka insanlara türlü fenalık yapma hakkını vermenin doğal sonucu bu fenalıkların toplumsallaşmasıdır. Bir başkasını hukuka aykırı olarak dinleyip, bunları seçim zamanında YouTube üzerinden kamuya sunan bu sayede bir "avantaj" yakalayan herhangi bir iktidar, bu durumun "normalleşmesi" halinde bu avantajını toplumdaki herkese göre genişletir.

O halde soruşturma safhasındaki "bir takım hatalar" esasında soruşturduğu suçtan çok daha ağır, vahim ve toplumsal zararlara yol açacak "suçlar"dır. Ahlaklı bir insanın öncelikli görevi toplumu bu derece etkileyebilecek bu suça karşı bir tutum belirlemek olacaktır.

Bunu Markar'ın ve diğerlerinin "bir takım hatalar", "tamam da" kisvesinde söylediği eylemlere bakınca çok daha iyi anlıyoruz.

Ne bunlar?

Uzun tutukluluk süreleri ile adil yargılanma hakkının ihlali . Nasıl oluyor? Özel yetkili bir savcı, herhangi bir suçu örgütsel bir bağ çerçevesinde açıklayınca şüpheliyi önce gözaltına alıyor. Gözaltı süreleri normalden uzun. Sonra tutukluluk halini istiyor. Kişi tutuklandıktan sonra irtibatta bulunduğu diğer kişiler de genişleyen çemberler halinde örgüt üyesi olmakla toplanıp dalga dalga tutuklanmaya başlıyor.

Zaman olarak da iş şöyle gidiyor, savcı A şahsını tutukluyor, daha sonra A şahsının irtibatta bulunduğu yakın grubu izlemeye başlıyor. 1 ay sonra bu kişilerin de tutukluluğunu talep ediyor. Sonra onların çevreleri, sonra onların çevreleri derken herhangi bir iddianamenin yazılması yılları buluyor. İnsan soruşturma safhasında, henüz suçunu bile bilmeden, kendisini savunma imkanlarını tamamen kaybedip yıllarca o kutlu iddianamenin açıklanıp savunma safhasına gelinmesini bekliyor.

(kaldı ki savunsa da iş bitmiyor, ek iddianame süreci var, karar safhası var, kararın temyizi var, nereden baksan yıllara uzanan bir süreç)

Bugün hakim mevzuat gereği örgüt suçlamasıyla tutuklananlar 10 yıl tutuklu kalabilirler. Haklarında hiçbir hüküm olmadan bir insanı 10 yıl hapiste tutabilmek herhalde "adil yargılama" ile aynı anda zikredebileceğimiz bir durum değil.

Bir suçlu dahi olsa 10 yılda bir insanın suçunu ortaya çıkartıp, ispatlayıp mahkeme kararını bağlayamayan bir devlet kendi insanlarına karşı suç işliyor demektir. Bu kadar net. Eğer bu suç gerçekse bu suça muhatap kalmışlar açısından bu süreç bir haksızlıktır, eğer bu suç gerçek değilse bir insanın 10 yılını çalmak ahlaksızlıktır.

İkinci konu, teknik takip dökümanları. Soruşturma safhasında bir insan aylarca dinleniyor, bu teknik takip dökümanları kolajlanarak iddianameye ekleniyor, ilgili ilgisiz her şey iddianameye eklendiği için milyonlarca sayfa döküman savcılar tarafından mahkeme sunuluyor.

Süreç genelde şöyle işliyor, savcı bir insanı gözaltına alıyor, ifadesini istiyor, bir takım "tapeler" dinletiyor, eğer karşıdaki şahıs "malum ve matuf" biriyse, bu tapelerden seçilmiş olanlar medyaya sızdırılıyor, daha gözaltı safhasında bu insanın manevi itibarı linç edilirken, milyonlarca sayfalık döküman gecenin üçünde nöbetçi mahkemeye sunuluyor, bu dökümanları okuma, inceleme, öğrenme şansı bulunmayan ve bir gece o görevi ifa edecek olan nöbetçi mahkeme de tutukluluk kararını veriyor. Hakimler üzerinde yapılan anketlere göre, hakimlerin kahir ekseriyeti "masumsa nasılsa beraat eder, suçluysa kaçmasını istemem" zihniyetinde. Otomatik gelen tutukluluk kararı ile özel yetkili mahkemelerdeki sonsuz döngü başlamış oluyor.

Bu arada, temelde gizli olması gereken soruşturma safhasında, şüpheliye bile sunulmayan deliller medyaya sızdırıldığı için esasında mahkemeye bile gerek kalmıyor. Seçilmiş bulgular, bir takım cümlelerden inşa edilen hipotezler gerçek diye medya sayfalarına konulup, o kişinin toplum nezdindeki varlığına da tecavüz ediliyor.

Şayet teknik takip dökümanları bir suça işaret etmiyor ancak siyasi bir avantaj getirecekse, bu halde dava sürecine hiç başlanmıyor. YouTube'a yükle, medya eliyle duyur, siyasal ganimeti kap.

Bu sistemin normalleşmesi ile bugün MİT Müsteşarından, Berna'ya kadar binlerce insan linç edildi, haksız tutuklamaya maruz kaldı, haklarında yaratılan kamuoyu algısı ile manevi itibarları bir ölçekte tahrip edildi.

Avrupa İnsan Hakları Komisyoneri Thomas Hammarberg şöyle ifade ediyor: "Soruşturmalar, adli konularda uzmanlığı yeterli olmayabilen kolluk kuvvetleri tarafından yürütülmekte ve kanıtları genellikle aşırı miktarlarda gizli dinleme kayıtlarından oluşmaktadır"

Bunun da adil yargı açısından bir sorun olduğunu söylemek Hammarberg'in yalnız kaldığı bir husus değil.

Soruşturma safhasında karşı karşıya kalınan üçüncü büyük sorun üretilen fabrikasyon deliller. Sayısız örnek var. Soda şişesinin yanında olduğu için tutuklanan öğrencilerden, telefonuna "sehven" yüklenen kayıtlarla 32 ay tutuklanan Mehmet Ali Çelebi'ye kadar uzun bir liste, yaratılan deliller nedeniyle bu haksızlığa maruz kalmış durumda. Bu deliller ikiye ayrılmış durumda. Ya Cihan'da gördüğümüz gibi bir delil yok ancak bir puşi delil sınıfına sokulup suçun asli bulgusu haline getiriliyor ya da Balyoz davasında görüldüğü gibi gerçekliği kuşkulu dijital deliller sürekli bir halde yeniden üretilerek insanlar tutuklanıyor. Bununla bağlantılı bir diğer sorun kanuna aykırı elde edilen bir takım bulguların değişik yollarla delil haline getirilmesi. Örneğin MİT Müsteşarının hukuka aykırı olarak dinlenmesi sonucu elde edilen veri bir internet sitesine yükleniyor, sonra savcı bu internet sitesinde "yayınlanmıştır" diye kendisini hesap vermeye çağırıyor. Temelde delil niteliğine haiz olmayan bilgiler de bu sayede hülle usulü delil haline getiriliyor.

Soruşturma safhasında yaşanan diğer büyük bir suç ise bir zihni kayma. Herhangi bir olay kendi özgün delillerinin işaret edemeyeceği radikal bir pozisyon olarak yeniden tanımlanıyor (Devrimci karargahta karşılaştığımız bir arkadaş toplantısının örgüt toplantısı olarak yeniden tanımlanması) ve bu tanımlama üzerinden bütün süreçler yeniden okunuyor. Bunun bir hastalık haline gelmiş halini 6 Temmuz 2011 tarihli Telegol programında bazı futbolcuların para sayarken görüntüleri olduğunu iddia eden Mehmet Baransu'nun bu iddiaları yalan çıkınca, bütün bunların "Aziz Yıldırım"ın bir oyunu olduğunu, esasında kendisinin asla böyle bir şey demediğini "yeniden kurgulaması" Kendi yaptığı hata Aziz Yıldırım'a yaradığı için Aziz Yıldırım tarafından "kurgulanmış" olmalı. Normal bir olay, kendi özgün delillerinden sıyrılarak "radikal" bir komplo haline getirilmeli.

Bahse konu etmeye değer olmayan bu yerleşik uygulamalar bize nasıl bir manzara çiziyor?

Bugün Türkiye'de emniyet teşkilatı içerisindeki bazı birimler önce teknik takipe başlıyor. Buldukları herhangi bir cümleyi "radikalleştirerek" yeniden yorumluyor, bu yorumlar eğer suçsa biriktirilerek "örgütlü suç" izafe edilebilecek bir yakın grup bulunuyor sonra bu dosyalar savcıya veriliyor, özel yetkili savcı örgüt kurdukları iddiasıyla bu insanları gözaltına alıyor, bir hafta sonra gecenin üçünde nöbetçi mahkemeden tutuklanmalarını istiyor, aylar süren ve kafkaesk bir dava sürecinin tam ortasında kalmış bu insan hakkındaki alakalı alakasız her şey - örneğin Bülent Uygun'un karısıyla kavga ettiği bir telefon konuşması- medyaya sızdırılıyor, manevi itibarları henüz suçlu olduklarını iddia eden bir iddianame bile yokken tahrip ediliyor, sonra da hiç bitmeyecek bir dava safhası başlıyor.

Herhangi bir iktidarın eline bu gücü verirseniz ne olur? Türkiye'deki herhangi bir muhalifi dinleyip, takip edip, gözleyip, bu bulguları hiçbir sınır olmadan medyaya servis edebilecek, dava açtırıp sizi bitmeyecek bir yargı sürecine sokabilecek, bu arada özgürlüğünüzü elinden alabilecek bir iktidar neler yapar? Böyle bir iktidarın karşısında herhangi bir sivil unsur durabilir mi? Sermayedarlar rahatsızlığını beyan edebilir mi, sendika başkanları işçi haklarını savunabilir mi, yargı mensupları bağımsız karar verebilir mi, muhalif herhangi bir unsur siyasal haklarını kullanırken 5 kere düşünmez mi?

Üstelik iktidarın bunu "ifade etmesi" dahi gerekmez. Böyle bir gücün varlığı, bu ihtimalleri doğrudan ortaya çıkardığı için herkes de konumunu ona göre belirler.

Çünkü böyle bir ülkede adil yargılanma yoktur, böyle bir ülkede hakkını mahkemede savunabilme şansın yoktur, böyle bir ülkede kendi olanaklarını, imkanlarını ve özgürlüğünü büyük devlet canavarına karşı garanti eden herhangi bir sistem yoktur. Pranga herkesin boynuna geçmiş demektir.

Şimdi hepimiz şu soruyu sormak zorundayız hangisi daha büyük suç? Hangisi daha öncelikli? Hangisi daha büyük tehdit?

Hiçbir sınırı olmayan bir devlet organizasyonu mu yoksa küçük, hata yapabilen, sınırlı kaynaklara sahip bireyler mi?

Soruyu böyle ortaya koyduğumuz zaman Markar ile aramızdaki fark ortaya çıkar, çünkü faşizme kaymakla kaymamak arasında sadece bir duruş farkı var.
Devamı...

13 Şubat 2012 Pazartesi

Alain de Botton - Atheism 2.0










Alain De Botton'ın konuması iyi bir tartışma noktası. Seküler bir hayat biçimi dinin uyguladığı teknik ve uygulamalarla yeni bir iletişim ve hayat çerçevesi çizemez mi? Binlerce yılda süzülüp gelen iyi kurumsallaşma örneklerini tamamen yadsımamız gerekir mi?
Devamı...

12 Şubat 2012 Pazar

Yeni Otoriter Rejim - 1 - Saray Kavgası


Askeri vesayet rejimi denilen rejim temelde bir kaç öğeye sahip. Bunlardan birincisi sivil siyaset alanının daraltılması. Dış ilişkiler, iç güvenlik ve dış güvenlik ile bağlantılı tüm konularda sivil siyasetin müdahale / belirleme / analiz etme süreçlerinin ortadan kaldırılması. İkincisi devletin seçilmişlerinin her durumda atanmışlarının onay verdiği zeminde hareket etmesine "müsaade" edilmesi. Cumhurbaşkanı - MİT Müsteşarı - Genelkurmay Başkanı üçgeninde çizilen bir çizgiyle bu "müsaade" sisteminin üst düzeyde kontrole bağlanması. Üçüncüsü de uluslararası ilişkilerde kurumsallaşmış yapı ve arterlerin tamamıyla uyum un sürdürülmesi.

Dolayısıyla askeri vesayet rejimi temelde atanmışların, devlet üzerindeki hakimiyet alanlarını genişletirken, bu iktidar alanının yine devlet kurumları eliyle politika belirlemesine ve bu politikaların kitleselleşmesine de neden oluyordu. Böyle bir rejimde doğal olarak "iç ve dış" düşmanlar bulunmaktaydı, doğal olarak bir ideolojisi vardı, doğal olarak bu ideoloji de devlet aygıtlarıyla üretilmekteydi. Böyle bir rejimin nihai üretiminin "demokratik" standartlarda olmayacağı da malumu ilamdan öteye gitmez.

Askeri vesayet rejiminin sonlandırılmasıyla hedeflenen de başlıca üç şey vardı. Birincisi, sivil aktörlerin ve siyasetin gücünün artması, böylelikle halkın meşru olarak "hesap sorabileceği" bir siyasi yapının olması, yine özgürleştirilmiş sivil siyaset alanında toplumsal sorun alanlarının ve temsilcilerinin yükselerek demokratik bir toplum nezdinde istek ve amaçlarını serbestçe ifade edebilmesi.

Askeri vesayet rejiminden çıkış da bu nedenle "büyük bir koalisyon" gerektiriyordu. Koalisyonun nihai hedefi "demokratik" bir devlet olduğu için de doğal paydaşlar olarak Türkiye'nin çevresinde kalmışlar ile Türkiye'nin demokratikleşmesinin fayda sağlayacağı uluslararası çevre olarak gözükmekteydi.

Elbette çok üstünkörü gidiyoruz ve bütün bu cümleler için de ayrıca birer paragraf yazılabilir. Ancak nihai hattı böyle belirledikten sonra gelişmeler kısmına geçmekte fayda. Nihayetinde 2007 yılına kadar bu koalisyon bir şekilde kendini götürdü.

1- AKP temelde kendi egemenliğini garanti altına almak, devlet bürokrasisini kendi iradesine bağlamak için hem geniş çevre ile koalisyon yaptı hem de demokratikleşme adımları ile atanmışların etki alanını azalttı.

2- Dış dünya bu adımlara güçlü destek verdi. AB - ABD ekseni özellikle her boyutta bu adımları destekledi.

3- temelde çevrede kalmış hareketler, devletin imkanlarından yeteri kadar istifade edemeyenler, devlet yapısının değişmesini talep edenler de akp projesiyle siyasi bir ittifak yaptılar.

Bunun sonuçları da ortada. 12 Eylül referandumunun da gösterdiği gibi özellikle cemaat ile akp kadroları içiçe geçti, cemaat açıktan olmasa da bir siyasi parti eliyle siyasi mücadelenin açık bir parçası haline geldi, özgürlükçü sol'dan, bdp çizgisinde olmayan kürt hareketlere kadar geniş bir aralık, muhafazakar, merkez, sağ çoğunlukla birleşerek AKP sandıklarını doldurdu. Bu arada, AKP de alanını genişletti, klasik merkez sağın da boşalttığı alanları doldurdu ve büyük bir konsolidasyon ile sağ - demokrat - mütedeyyin - milliyetçi - milli görüşçü çizgideki tüm oyları kendi heybesinde topladı.

Böyle bir durumda oyları ve egemenlik alanı artan AKP'nin "uzlaşmak" zorunda olduğu bir kitle de kalmadı. Tam tersine artan egemenlik alanı, devlet üzerinden dağıtılan sermaye, yeni bir statükonun oluşması için de gereken olanakları sağlıyordu.

Örneğin, artık medyanın "özgür", "bağımsız" olmasının AKP için bir faydası yok Medyanın da AKP'ye sunabileceği bir şey bulunmuyor. Böyle olunca medya genel olarak AKP iktidarının ve egemenliğinin genişleyeceği bir alan olarak gözüktü. 2007 - 2012 yılları arasındaki medya hareketlerine bakarsak sürecin tam da bu şekilde yürüdüğünü rahatlıkla görebiliriz. Medya içerisindeki tüm muhalif sesler tutuklanıp, işsiz bırakılıp, marjinalleştirilip, uçlara itilirken AKP veya Cemaat kadrolarına girmiş olanlar da sivrildi. (Örneğin, Banu Güven, Ruşen Çakır, Ece Temelkuran, Emre Kongar ve sayısız bir dizi insan işsizleştirilirken, Mehmet Baransu'lar veya Akif Beki'ler hızlı bir yükseliş yaşadı)

Veya sermayenin "bağımsızlaşmasının" da taraf olmayan bertaraf olur siyasetinde bir anlamı yoktu. Tam tersine sermayenin AKP'lileşmesi, AKP ve Cemaat sermayesinin yükselmesini de izledik. Bu noktada yeni düzene ayak uyduramayanlar kaybederken, İnan Kıraç gibi yeni düzeni anlamakta zorluk çekenler de 45 dakika kapı önlerinde bekleyerek bu gerçekle yüzleşme fırsatı buluyordu.

Sivil alanlar dışında devlet alanında da aynı şey yaşandı. Yargı - Emniyet gibi temel eksenler de bir AKP'lileşme veya Cemaatleşme seçeneği ile kaldılar. Bu yapılanmaya uymayanlar da tasfiye oldular, oluyorlar, olmaya devam ediyorlar.

Böyle olunca MİT - Emniyet mücadelesinin derin manasını kavramakta pek bir güçlük çekmiyoruz.

Neden?

1- Bugün AKP'ye alternatif olabilecek cemaat dışında herhangi bir egemenlik alanı bulunmuyor. TSK ve onun egemenliği bütünüyle tasfiye oldu, seküler kesimlerin sermaye, medya üzerindeki etkinliği yok edildi. 10 senedir süren hızlı kadrolaşma içerisinde devlet bürokrasisi de AKP - Cemaat eksenlerinden herhangi birini seçmek zorunda kaldı.

2- Cemaat kendi medya kuruluşları, sermaye yapıları ve etki alanları ile hala bir egemenlik alanı olarak varlığını sürdürüyor. Cemaat organizasyonu içerisinde devlet bürokrasisinde veya iş hayatında olan herkes de kendi alanlarını bu sefer AKP alanı aleyhine genişletmek zorunluluğunda.

3- Beşir Atalay'ın ilk görev süresinden bu güne kadar emniyet atamalarında temel eksen Tayyip Erdoğan merkezine yakınlık olarak belirlendi. İdris Naim Şahin ile bu hareket devam edecek. Ancak artık koltuktan kaldırılacak seküler bir aktör kalmadığı veya bu gidişata uyumlanmamış herhangi bir emniyet amiri de olmadığı için çatışma doğal olarak cemaat - akp arasında olmakta. Esasında bu da çok doğru değil. AKP tekil ve cemaatten bağımsız bir varlık, cemaat de AKP'den bağımsız bir varlık değil. Sadece iki alanın da diğeriyle entegrasyonu zayıf kutupları var.

Yani temelde şöyle bir durumla karşılaşıyoruz. Bugün AKP'nin daha fazla demokratikleşme için hiçbir motivasyonu bulunmuyor. Tam tersine Özel Yetkili Mahkemeler, HSYK'nın ele geçirilmesi, Terörle Mücadele Kanunu ile oluşturulan yargı sistemi ile muhaliflere yönelik baskının artması için realpolitik sebepler var. Basitçe şu, bugün bu güce sahipler ve bu gücü kullanmak istiyorlar. Her iktidar kendi egemenliğini arttırmak ve kalıcılaştırmak ister. Temelde demokratik ilke ve inanışlardan değil, mütehakkim baskıcı ve bir tek tipçi yaşama anlayışından gelen bir iktidarın da sırf hayır olsun diye demokratikleşmeyi arttırmasını beklemek gerçekçi değil.

Bugünkü rejimin temel güç merkezleri Emniyet, yargı, maliye eksenidir. Örneğin emniyetin belirli şubeleri üzerinden toplanan teknik takip dökümanları ile

a) herhangi bir suç unsuru yaratmayan ancak manevi itibarı tahrip edebilecek veriler elde hali hazırda sisteme entegre hale gelmiş medya kuruluşlarına servis edilerek politik fayda sağlanır. (mesela seçim döneminde muhalif vekillerin ortaya çıkan görüntüleri, tsk üyelerinin özel konuşmaları vs)

b) eğer herhangi bir suça "atfedilebilecek" ise bu halde özel yetkili savcılar ve mahkemeler eliyle hiç bitmeyecek bir soruşturma sürecinde muhalif unsurlar bastırılır. (örneğin berna, ferhat, ahmet şık, kck operasyonları, balyoz davası vs)

c) sermaye hareketleri bakımından da, kafasını kaldıran iş adamlarına maliyenin ilgili müfettişleri gönderilerek sayısız soruşturma ile bu şirketler çalışamayacak hale getirilir.

Dolayısıyla muhaliflerin varlık alanları aktif bir şekilde kısıtlanır. Yine elde edilen medya gücüyle sonsuz, sınırsız, çekincesiz bir propaganda makinesi ile artık "devlet ideolojisi" haline gelmiş tüm görüşler de kamuoyuna kanalize edilir. Bu baskı ortamının içerisinde muhalifler sürekli itibarsızlaştırılırken, mevcut iktidarın "ahlaki" üstünlüğü de kamuoyuna "refah da yaratıyor" söylemi ile birlikte muştulanır.

Bütün bunlar gözümüzün önünde olan ve şehadet ettiğimiz gelişmeler bütünü.

Dolayısıyla anlamamız gereken şey şudur, bugün AKP'nin hegemonik varlığı o kadar belli bir hale gelmiştir ki, AKP ideolojisinin hayatta gözlenmesi de doğal bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ideolojinin ana arterleri milliyetçi muhafazakar bir aksa kaydğı için de hiçbir halükarda demokratik bir gelişim kat etmesi gerekmez.

Bu egemen odağın artık genişleyebileceği alan kendi döneminde büyümüş diğer egemenlik odağına doğrudur. Bugünkü cemaat - akp çatışmasının arkasında da bu doğal ven şeması yatmaktadır.

Şimdi faşizm üzerine tekrar düşünmemiz gerekir. Temelde milliyetçi, ötekini "tinerci, zerdüşt, eşkiya" olarak tanımlayan, herhangi bir muhalif güç grubuna karşı anti demokratik bir baskı kurmaktan çekinmeyen, sermaye hareketlerini ve yönelimini kendi merkezinden belirleyen bir siyasi güç odağına "demokratik" denebilir mi? Böyle bir güç odağının kendi saray içi hesaplaşmaları artık gözümüzün önünde gerçekleşirken, bu güç odağından "demokratikleşme" beklenebilir mi? Üçüncü ve en temel soru şudur, bu iktidar elindeki tüm araçlarla kendi gibi olmayan her şeyi başkalaştırmaya ve kendisine doğru çevirmeye gayret ederken farklı bir yaşam tarzı kendisine bir varlık alanı bulabilir mi?

Sorun Hakan Fidan'a yapılan operasyon değil. Bu operasyonu yapabilecek bir güç odağının bulunması. Bunun tam olarak bir operasyon olması ve bunun aksinin de yine "operasyon" sahasında gerçekleşmesi. Bu karşılıklı operasyonlarda "mevzuat" bir araç olarak kullanılırken, "hukuki"liğin, "meşruiyetin", "demokratik usul ve esasların" ayaklar altına alınarak çiğnenmesi bizim de çok derin, güçlü bir operasyona maruz kaldığımızı gösteriyor.

Bugün Türkiye'de bir hukuk devletinden, adil yargılanmada, yargı bağımsızlığından, meşru yetkileri kullanan devlet organlarından bahsedilemez. Bütün bunların elimizden alınmış olması ise biçareliğimizin temel sebebi. Dolayısıyla bundan sonraki yazılar da bu yeni totaliter sistemi, onun ideolojisini ve görünüm şekillerini incelemek üzerine olacak.
Devamı...

14 Haziran 2011 Salı

Seçim Değerlendirmesi: HAS Parti


"Zalimlerin ensesinde yoksulların nefesi, kursaklarında kalacak karunların hevesi" diyor HAS Parti'nin seçim şarkısı, şüphesiz seçim döneminin en iyi şarkılarından bir tanesi. 2011 seçim sonuçlarıysa bu nefesin zalim addedilenin ensesinde olduğunu gösterecek bir sonuç bize göstermedi, HAS Parti belki aldığı sonuçtan daha iyisini hak ediyor, ancak bu sonuç üstünde de düşünmek lazım.

HAS Parti bir çok yenilik getirdi. Bunlardan birincisi, muhafazakar söylem içerisine katılmış olan sosyal adaletçi, eşitlikçi söylem. Bu söylem daha önce muhafazakar cenah içinde hiç yoktu diyemeyiz, modern dönemde en azından Ali Şeriati çizgisinden beri islami akımlar içerisinde kapitalizmin veya otokratik yapıların yarattığı sosyal ayrışmalara karşı ciddi bir itiraz olduğunu biliyoruz. Şeriati'nin ikonik Ebuzer'i Muaviye tipi yöneticilerin karşısında ekmeği ve ekmekte adaleti savunan müslümanın da büyük anlatısını oluşturuyor. Refah Partisi'nin adil düzen kampanyasının da bu bileşenlerden etkilenmediğini söylemek haksızlık olur.

Ancak HAS Parti ve Numan Kurtulmuş'un toplumsal düzeyde getirdiği yenilik muhafazakar söylem için netameli konular olan Alevi hakları, Kürt hakları gibi konularda da eşitlikçi bir anlayışı yeniden oluşturması, birey özgürlüğü ve hakları bağlamında bu konuları yeniden ele alarak üretmesinden geçiyordu. Numan Kurtulmuş toplumun etnik ve dini kimlikler üzerinden bölünmesine güçlü bir itirazda bulunurken toplumun refahtan pay alanlar - alamayanlar, zalimler ve mazlumlar ekseninde yeniden bölünmesi gerektiğini ifade etti.

Gerek seçim beyannamesi gerek programıyla klasik muhafazakarlığı toptancı bir şekilde reddederken alışılmış bir çok siyaset alanının da ötesine geçiyor, sol - sağ gibi ayrımları da soğuk savaş yıllarına ait oldukları gerekçesiyle reddederek özgürlük / yaşam politikaları alanına doğru bir geçiş yapmak istiyordu. Şüphesiz bunların ve önerilerinin bir çoğu doğrudur.

Ancak HAS Parti'nin tüm bu söylemleriyle siyaset alanında nereye yerleştiğini ve kendi hedef kitlesiyle nasıl buluştuğunu çıkarmak zor.

Herhangi bir siyasi partinin elinde üçlü bir manivela bulunuyor, ideoloji, bu ideolojiyi temsil edecek / seslendirecek bir lider ve bu ideolojiyi bireysel düzeyde içselleştirmiş aktif bir şekilde yayacak aktif bireyler.

Dolayısıyla seçmenle kurulan iletişimin araçları lider ile teşkilat olurken, içeriği de söylem oluyor.

Peşinen kabul etmemiz gereken bir başka nokta Türkiye'de iktidar belirleyen büyük kitlenin serbest piyasacı, temelde mütedeyyin / muhafazakar, merkez sağ kitle olduğu. AK Parti; 1950 seçimlerinden beri istisnasız her seçimde iktidarı belirleyen bu alana yerleşirken, bu alanın da temsilciliğini üstlenmiş durumda. Biliyoruz ki bu tip seçmen, oy verirken önce lidere ve kimliğine, sonra söylemle ilişkisine daha sonra da gerçekleştirebilme kapasitesine bakıyor. Diyelim muhafazakar hassasiyetlere saygısı olmayan, böyle bir kimlikten gelmeyen, ekonomik olarak içe kapanmacı, dışarıyla bağlantısı olmayan bir partinin herhangi bir seçimde başarılı olma ihtimali temelde yok.

Numan Kurtulmuş ispatlanmış muhafazakar kimliği ile en azından bu algoritmanın önemli bir ayağını dolduruyor. Söylemi, sosyal adaletçi yapısı, temelde yoksulları öne çıkarması ve eşitlikçi özgürlük anlayışı da şüphesiz büsbütün yabana atılabilir bir söylem değil. Ancak HAS Parti'nin sorunu Numan Kurtulmuş'un hem çok yalnız olması hem de çizdiği "güçsüz" profil.

AK Parti, 2002 yılında kurulduğunda Tayyip Erdoğan'ın çevresinde siyasi kariyerini ispatlamış ve meşruiyet sahibi Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Salih Kapusuz gibi bir çok isim bulunmaktaydı. Milli görüş çizgisinden gelmiş, milletvekilliği - bakanlık yapmış böyle bir kitle ile birleşen ve Tayyip Erdoğan'ın arkasında duran güçlü bir sermayedar sınıfı partinin kamusal profilini de çiziyor, "yönetebilir" algısını güçlendiriyordu. Bu duruma ek olarak Tayyip Erdoğan'ın merkeze taşıdığı söylem dönemin krizleriyle merkez partilerden umudunu kesmiş büyük merkez çoğunlukla buluştu. Denebilir ki 2002'den beri yaşadığımız süreç AK Parti'nin merkeze yerleşmesi sürecidir ve merkez alandaki hegemonya 2011 seçimleriyle tamamlanmıştır. (Nitekim 2002 yılında merkez partiler %14'lük bir kesimi temsil ederken, 2011 yılında bu oran HAS Parti dahil sadece %1,5'a sıkıştı)

AK Parti güçlü lider, ciddiye alınabilir söylem ve teşkilat unsurlarının yanısıra herkesin algısında somutlaşacak bir ötekiye -statükocu, bürokratik vesayet rejimine- de sahipti. Deniz Baykal'ın CHP'si istikrarlı bir şekilde bu söylemin kamusal yüzü olmak için gereken her adımı attıktan sonra AK Parti yalnız aksiyon öneren bir parti olmaktan reaksiyona da sahip bir parti olmaya evrilmişti. Siyasal kutuplaşma dediğimiz durum da bundan ibaret: AK Parti yalnız bir şeyleri savunmuyor, bir şeylere de karşı çıkıyor ve o bir şeyleri de kamunun önünde güçlü bir şekilde savunacak tehlikeli bir "öteki"si var.

HAS Parti'nin temel sorunları da bu alanlarda gözleniyor. Teşkilat yapısı zayıf, Numan Kurtulmuş'un etrafında siyasal meşruiyeti ve temsil kabiliyeti olan güçlü figürler bulunmuyor, finansal olanakları kısıtlı ve "ötekisi" muğlak.

Esasında Numan Kurtulmuş'un doğal ötekisi CHP'nin temsil ettiği ulusalcı kemalist askeri vesayet rejimi iken pozisyonu iktidar partisiyle de ötekileştirmeyi gerektirdiği için AK Parti'yi de kapsıyor. Dolayısıyla AK Parti CHP ve simgeledikleriyle çatışan parti olarak merkez alanda yükselirken, HAS Parti de AK Parti ile çatışan / karşı karşıya kalan bir pozisyonda kendini buluveriyor.

Bu durum söylemini ifade etmek istediği hedef kitle ile doğal bir uzaklaşma yaratırken, söylemi kitleyle buluşturacak aracı noktaların (güçlü siyasi / iktisadi figürler) azlığı da AK Parti karşısında etkisizleşmesine neden oluyor. Bugün AK Parti gerek medya organı, gerek finans çevreleri gerek destekleyici siyasi figürler bakımından yaşadığı büyük zenginlik ile oluşturduğu söylemi kitleye rahatça iletebilirken, 9 senede rüştünü ispatlamış Tayyip Erdoğan liderliğinin de halk üzerinde yarattığı etki yabana atılabilir değil.

Dolayısıyla HAS Parti konjuktürel bir kriz çıkmadığı sürece kötü bir manivela içerisinde. Özellikle aldığı seçim darbesinden sonra, kendi söylemini güçlü bir şekilde ifade edecek iktisadi / siyasi temsilcilerle buluşması daha da zora girerken, hedef kitlenin birinci partisinin yanında önemsenebilecek bir varlığa sahip olmadığının seçim sonucuyla ortaya çıkması, hedef kitlenin AK Parti'de -güçlü olanda- yaptığı konsolidasyona da devam edeceğinin işaretini veriyor.

Bu maniveladan çıkış kolay değil. HAS Parti mücadeleye devam edebilir ancak bu sonucun ertesinde bunu büyük bir motivasyonla yapıp yapamayacaklarını ve ne kadar sürdürebileceklerini söylemek kolay değil. Bir başka açıdan genel muhafazakar / merkez kitleye uyarak AK Parti içerisinde konsolide olmayı da deneyebilirler ancak bu HAS Parti'den çok Tayyip Erdoğan AK Parti'sinin kararına bağlı ve bu yönde bir işaret beklemek de gerçekçi değil.

HAS Parti'nin 2015 için iyi bir söylem ve liderden fazlasına ihtiyacı var ve önümüzdeki 4 yıl buna sahip olup olamadıklarının da hikayesi olacak.
Devamı...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Adaletten Bahsediyoruz Recep Tayyip Erdoğan


"Aldığım darbeler sonucu her iki elimin başparmaklarımda doku kaybı var. Kaburgama aldığım darbe nedeniyle nefes alamıyorum." diyor Hüseyin Gölpınar. Gözaltına alınanlardan sadece biri. Bülent Teoman Özkan'ın yaşadığı ise farklı bir tecrübe "Avukat Pınar arkadaşımız araca dövülerek bindirildi. Duygu ise erkek polislerin taciziyle karşılaştı. "O..., bir yerlerinize bir şeyler yazacağız, şerefsizler" gibi sözler kullanarak taciz ettiler." [1]

Ezgi Şahingöz "Yüzümdeki iz polisin kaskla kafa atmasıyla oluştu", ODTÜ öğrencisi Ömür Çağdaş ise olayın farklı bir boyutunu anlatıyor: "Güvenlik Şube’ye bağlı 10 polis soda şişesi ve taş atarak, kalın tahta sopalarla bir kadını kovalamaya başladılar. Kadını dövdüler. Şahit olduğumu görünce beni de dövdüler. Barış Önal ve Murat Akkuş’u elleri kelepçeliyken dövdüler. ‘Dövmeyin çocukları’ diyen Ahmet Altun’u da dövdüler."

Böyle bir çığrından çıkmışlığı tarif edebilecek kolay kelimelerimiz yok tabi. Polisin yaşadığı bu histerik öfke psikologların ilgilenmesi gereken bir alan. Zira ortada kolayca çözemeyeceğimiz büyük bir çelişki var. Çünkü biz, gözaltına "suç" işlediği iddiasıyla alınan insanlara polisin yaşadığı "öfke"nin bizzatihi "suç" kabul edilen eylemleri ifa etmeleri sebebiyle olduğunu varsayıyoruz halbuki aynı polis suç işlemekte hiçbir beis görmüyor. Demek ki, polisin yaşadığı öfkenin temelinde "suç" işlenmiş olması, "kamu güvenliği", "hukukun üstünlüğü" gibi farazi kavramlar yer bulmuyor, öyle olsa polisin bu kadar fütursuzca suç işlemesini izah etmemiz mümkün olmaz. Hayır, polis "suç" işlendiği için öfkeli değil, suçu işleyenlerin kimlikleri sebebiyle öfkeli. Onlar "solcu", "öteki", "makbul" vatandaş kategorilerine girmiyor. Soner Torlak bize bunun açık bir göstergesini de sunuyor: "Otobüste birkaç kişiye linç denebilecek biçimde toplu dayak atıldı. Örneğin Hacı adlı arkadaşımın Danıştay’da memur olduğunu öğrendiklerinde ‘Böylesi o. çocukları ancak Danıştay’dan çıkar’ diye küfredildi"

Demek ki Polis, Danıştay'ı ve Danıştay'da memur olmayı bir yere konumlandırıyor, belli ki bu yer "sol" ile ilişkili ve kendisinin dahil olmadığı bir yer, karşıda gösteri yapan adam da doğal olarak bu tip bir membadan çıkmış olmalı, Danıştay orospu çocuğu olarak addedilen solun merkezlerinden bir tanesi ve tabi polisin dayak atacağı bir adam da ancak bu tip merkezlerden çıkar.

Böyle bir zihni iklim, azıcık demokrasi ve hukuk ile haşır neşir olmuş herhangi birinin göğsünü sıkıştıracak kadar geri olduğu için, anlamakta zorluk çekebiliriz. Halbuki bu zihni yapıyı iyi anlamak zorundayız. Eğer bir kamu görevlisi, esasında hizmet etmekle mükellef olduğu vatandaşları kimlikleri sebebiyle apaçık ayırıyor, onları "orospu çocuğu" olarak kabul ediyor, cinsiyet ayrımı yapmaksızın eşitlikçi bir tutumla kafa atıyor, yumrukluyor, soda şişesi fırlatarak kovalıyor ve tahta sopalarla vurabiliyorsa, bu elbette hepimizin temel hak ve hürriyetlerinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu da gösterir. Bu memlekette öteki olmanın ne tipte sonuçlar doğurduğunu farz-ı misal yirmi kura ihtiyatlar olayından, 6-7 Eylül'den, Çorum'dan veya Maraş'tan, hatta ikna odalarından biliyoruz, polisin yaptığı ise, bu milli geleneğimize yeni örnekler katmaktan ibaret.

Halbuki polis bunları yapmayabilirdi. Bu tipte davranışları sergilemek yerine gözaltına alabilir, dosyaları hazırlayabilir, savcılık talimatlarına uyarak hukuki sürece katkı sağlayabilirdi. Hayır, fiili şiddet uygulayarak adeta kişisel hıncını da çıkartıyorsa, bunun arkasında bir başka psikoloji daha var. Başbakan'ın büyüttüğü beslediği bir psikoloji. Hükümetin muhalif olanlara karşı hoşgörüsüz, tahammülsüz, baskıcı tutumundan kaynaklanan, polisin daha önceki eylemlerine kol kanat germesiyle yükselen, en sonunda muhaliflere eşkiya demesiyle güçlenen, bir insanın ölümüyle sonuçlanan polis müdahalesini bahis konusu bile yapmamasıyla ifrada kaçan bütün komposizyon var karşıda.

Herhangi bir demokratik ülkede bir polis müdahalesi sonucunda bir insan yaşamını kaybederse bu tabi soruşturmaya tabi bir olaydır. Polisin insan hayatını yok edecek seviyede bir müdahalede bulunma hakkı hiçbir demokratik ülkede bulunmuyor. Halbuki Türkiye'de böyle bir olayın sonucunda ölen insanın "adı da anılmıyor", miting meydanlarında da bu ülkenin Başbakanı ölen vatandaşının adını bile anmamakla övünebiliyor.

Dün bu şaşırmışlığın farklı bir fazını da NTV'de gördük. Ruşen Çakır ile Tayyip Erdoğan arasında geçen şu konuşma herkes açısından zihin açıcı olacaktır:



Hayır Sayın Başbakan, biz akrabasını kaybettiğini söyleyen insanlara "Bilmem" demeyiz. Bizler, yani şu veya bu ideoloji, din veya içtimai görüş sebebiyle ahlakla ilişkiye girmiş olanların, kuracağı cümleler üzüntü ifade eder, kibirli bir haklılık değil. Arkadaşlarım size ses kasetlerini göndersin demeyiz biz, yalnız bir Başbakanın işi gücü bırakıp göstericileri izlemesi, ses kasetlerini dinlemesi absürd olduğu için değil, barışçı bir gösteri sırasında polis müdahale ettiği zaman insanların direnebileceğini, kalp hastası bir adama önce biber gazı sonra tekme atıldığı zaman ölebileceğini de kestirebildiğimizden böyle konuşmayız. Hayır biz, bu kadar her durumda haklı olmaya çalışmayız, çünkü biliriz ki hükümetlerin görevi yalnız haklı çıkmak değildir, başka insanların da haklarını özgürce kullanmasına imkan tanımaktır. Şayet bir insanın ölümüyle sonuçlanacak kadar ifrada kaçmış ayarsız bir müdahalede bulunan polise bu kadar kol kanat gerersek yarın öbürgün onun başka insanlara da neler yapabileceğini, nasılsa başıma bir şey gelmez düşüncesiyle ne boyutta hareket edebileceğini kestirebiliriz.

Şimdi bu iki resim bizim bu hükümet ile ilgili yaşadığımız bütün sorunları da ortaya koyuyor.

Birincisi, bu hükümetin de aynı kendisinden öncekiler gibi ötekileri var ve bu hükümet de aynı kendisinden öncekiler gibi ötekilere yapılan her türlü haksızlığı hem meşru hem reva görüyor. Miting meydanlarında adam asmaca oynamaktan daha büyük bir şevkle ayırdığı "Bizler - Onlar" dikotomisinde kendinden olana gördüğü her türlü hak ve destek, öteki olarak gördüklerinin yaşadığı zulüm ve baskıyla yükseliyor. Diyelim bu hükümet alenen beceriksizliği sebebiyle YGS'de milyonlarca insanı mağdur etmiş bir kamu görevlisini pamuklara sarıp tatmin olurken, geleceğe dair güven duygusu kaybolmuş, gerçekte akıl dışı bir sınavın zulü altında yaşayan binlerce gencin isyanına da ancak 10.000 başka genci karşılarına koyarak cevap verebiliyor. Diyelim bu hükümet kendi Muammer Güler'ini Mardin birinci sıradan milletvekili adayı yaparken, hala babasının katilini bulamadığı Arat'ın bir yazısından sonra miting meydanında "teessüf" edebiliyor, hamile bir kızı tekmeleyen polislere karşı gösterdiği hamiyeti ne yazık ki Dolmabahçe'de arkadaşlarının 15 ay hapis cezası almasını protesto eden üniversiteli çocuklar göremiyor, Kürt Sorununda "düşünmezseniz kürt sorunu yoktur" (2002) ile başladığı çizgi, kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi adı altında statükoya evrilirken, kürtlerin sorunlarını da altyapı sorunlarına kilitleyip "artık sorun yoktur" diye Muş'tan gürleyebiliyor. Ancak DTP'nin kapatılması, KCK yargılamaları bu hükümetin sorun alanında bulunmuyor dahası hükümet üyeleri Anayasa Mahkemesine sufle verebiliyor.

Bu hükümet ağzından kaçırıyor, Kılıçdaroğlu'nun Çorum'da Alevi olduğunu söyleyip yuhlayan kitleye susarken, örneğin TAYAD üyelerinin Trabzon'da bildiri dağıtırken yaşadığı linç olayında, linç girişimcilerine gösterdiği hassas ilgiyi göremiyoruz. Anladığımız o ki, Alevilik yuhlanabilir halkımızın bu konuda hassasiyeti yok ancak bildiri dağıtmak nasıl oluyorsa bu hassasiyetleri rencide edip öldürme teşebbüslerine de neden olabiliyor. Afedersiniz Rum dediler ile nihayete eren, 100.000 Ermeni'ye hadi evinize derim ile yükselen, Ermeni konferansı için "sırtını boğaza verip bu milleti hançerleyenler var" diyen Cemil Çiçek'e eşses "bizim kültürümüzde soykırım yoktur" özcülüğü ile tüm iddiaları toptan reddedebiliyor. [3]

2004- 2007 döneminde içe kapanmacı, izolasyonist, temelde sivil seçilmişler ile atanmış devlet bürokrasisinin ihtilafına / uyuşmasına dayalı olarak kurulmuş, zenofobik, lahamüsüt-e dışında kalan her türden kimliği red / inkar eden veya baskılayan bir devlet aklının ulusalcı dışavurumları ile birleşen muhtıra bu ülkede demokratikleşmeden yana, Türkiye'nin üstünde yaşayan bütün insanların hak ve özgürlüklerini eşitlik içerisinde koruyan bir devlet olarak yeniden örgütlenmesini savunan, dış dünyaya açık insanları AKP'yi savunur bir safa itti. Genel fikir, Türkiye'nin sorunlarının temelinde milli güvenlik rejiminin olduğu, bu sistemin değişmedikçe Türkiye'de yaşayan insanların gerçek sorunlarının çözülmesinin mümkün olmadığı, zira sivil hükümetlerin bu sorunları çözebilecek siyasi alanlara temayüz edemediği idi. Öyle ki sistem sivil hükümetleri ancak rantı yeniden dağıtım alanına kilitliyor, dış politika'dan eğitim politikasına kadar bir çok alanaı "milli güvenlik" konsepti içerisinde siyaset üstüleştirerek halka hesap vermesi gereken halkın seçtiklerinin erişim alanından çıkartıyordu. Sistematik ayrımcılık, kimliklerin reddi gibi enerjimizi ve adalet duygumuzu zedeleyen bütün ihtilafların kaynağında bu devlet aklı bulunuyor, Türkiye iç barışını sağlayamadığı için de özgürlük noktasında sıkıntı yaşıyor bu da verimliğini, refahını ve genel olarak hayatın bütün alanlarını olumsuz etkiliyordu.

2007'nin üstünden çok sular geçti, bugün Başbakan'ın muhtıra olduğunu reddettiği 27 Nisan e-muhtırasından sonra, Türk halkı güçlü bir şekilde değişim istediğini beyan etti. Ulusalcı görüşler hem zemin hem de ağırlık kaybettiler. Ancak sorunlarımız bitmedi. İnsanı esas alan, temel hak ve hürriyetleri hiçbir ayrım gözetmeksizin korumak üzerine kurulmuş ve temelde vatandaşa hizmet edip hesap vermek için örgütlenmiş bir sosyal düzenimiz hala yok. Tam tersine vesayet rejiminin tüm kurumları varlıklarını sürdürürken yalnızca el değiştirdiler. AKP şevkle bu kurumları kendi üstüne aldı ve lahasümüt-e'den sadece La'yı çıkartıp, Hanefi, sunni, müslüman, Türk, erkeği makbul vatandaş kabul ederek, öteki kabul ettiği bütün unsurların yaşadığı adaletsizlikleri de kabul eden, destekleyen hatta yeniden üreten bir çizgiye geçti. Sadece şu seçim döneminde yaşadığımız olaylar, kirli kaset politikaları, hükümetin diyelim 35. maddenin kaldırılması konusunda yaşadığı tutumdan, bedelli askerliğe kadar bir çok alanda gösterdiği refleksler artık "özgürlükçülerin tahayyül ettiği AKP'den" çok daha güçlü bir şekilde "Cemil Çiçek, Muammer Güler, Celalettin Cerrah, Beşir Atalay AKP'si"ni gözümüzün önüne seriyor.

En sonunda geldiğimiz nokta Ahmet Altan'ın yargılandığı ve Başbakan'ın bir hadis-i şerifi suç delili olarak gösterdiği bir dava veya ölen bir vatandaş için "ses kasetlerini göndereyim" demekten ötesini yapamayan bir Başbakan'ın düştüğü acz ile mühürlendi. Bugün AKP'nin finans ağları, medya kuruluşları, sermaye grupları, güçlü bir teşkilatı, karşısında ses çıkartamayan -açıkça hükümetin müdahelelerinden korkan- gazetecileri ve sair her türden egemenlik araçları var ancak AKP vicdanını kaybetti, şayet hiç olduysa.

"Adalet, evet adaletten bahsediyorum" diyordu 98 yılında Tayyip Erdoğan, biz de hala Adaletten bahsediyoruz, AK Parti rozeti taşımayan herkesin yaşadığı zullerden, zulümlerden, bombadan tehlikeli kitap yazmakla itham edilen Ahmet Şık ve Nedim Şener'den, biber gazı ile öldürülen Metin Lokumcu'dan, kız mıdır kadın mıdır öğrenmek istediğin Dilşat'tan, polis karakollarında orospu diye hem hakarete uğrayan hem de dayak yiyen avukatlardan, öğrencilerden, seni protesto ettiği için 15 ay hapis cezası alan gençlerden, Amed desen ne olur Diyarbakır desen ne olur diye taleplerini küçümsediğin Kürtlerden, 100.000'ini evine göndermekle tehdit ettiğin Ermenilerden, listelere almadığın başörtülülerden ve daha nicesinden ama hep adaletten.


[1] http://gundem.milliyet.com.tr...ref=facebookmypage
[2] http://www.radikal.com.tr/...CategoryID=77
[3] http://www.dailymotion.com/...-tayyib-er_news
Devamı...

7 Haziran 2011 Salı

Louvre Müzesi'nin İnternet Sitesi Neden Kapatılmalı veya Çocuğumuz afedersin sanat adında SEKS MANYAĞI mı Olsun!


Biliyorsunuz internet ile ilgili yasakların en önemlisi, 5651 sayılı yasada yer alan müstehcen yayınları yasaklayan madde. Sayın Bülent Arınç'ın ifadesiyle pornoyu, daha kamışına su yürümemiş gençlerimizin porno izlemesini, geleceğimizin SEKS MANYAĞI olmasını, ahlaki ve dini duygularını kaybederek bir katardan diğer katara trenmişçesine, adeta turnike beklentisi içerisinde çoşarak koşmasını engelleyen bu madde uygulamanın bel kemiğini oluşturuyor.

20.000 kişi gibi gözükme yeteneğine sahip 15-20 pornocunun [1] yaptığı yürüyüşten sonra bu konu daha büyük bir harla gündeme geldi. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner internet sansürünün engellenmesini istediğinde, Başbakan Yardımcısının "hükümete gelince pornoyu serbest bırakırsınız" dediğini biliyoruz. AK Partili dostlarımız, arkadaşlarımız, yeryüzünde ahlakın gerçek temsilcisi olan ve kendisinden başka herkesin şer odağı olduğu, nifaklarla irtibata geçtiği, darbeci ve aynı zamanda eşkiya olan, ahlak, din, insanlık nedir bilmeyen, güya internete sansür uygulanacakmış gibi bir şayia yaratarak biricik hükümetimizi zedelemeye gayret eden bir takım kökü belli odaklara da en güzel cevabı "porno serbest mi olsun" diyerek verdiler, veriyorlar. Porno, müstehcenlik, analarımızın porno izlememesi hepimizin el birliğiyle istediği, gönül gönüle birleştiği bir alan. Sadece porno değil, porno çağrışımlı emli, amlı, sikli her şey de yasaklansa tabi daha rahat edeceğiz, aklımızda manasız çağrışımlar olmayacak. EMlakbodrum mesela, adeta bodrumda emişmeye, oradan ev alarak kerhaneye çevirmeye, kadınlarımızı, kızlarımızı afedersin seks havuzu içerisinde ter içinde bırakmaya insanı yönlendirmiyor mu?

Müstehcenin tanımı biraz akıl karıştırmakta. Hamdolsun, sosyolog bir akademisyen olan YÖK Başkanı bu konuyu da bizim için halletti. Yukarıdaki resimde yer alan vazonun müstehcen olduğunu söyleyip herhangi bir tartışma ihtimalini de engelledi. Vazonun memeleri var, afedersiniz bel bölgesi kıvrımlı, kalça bölgesi genişçe dışarı doğru uzanıyor ve insan bu vazoyu kolundan tutup, içine suyunu boşaltıyor daha müstehcen bir şey artık ben düşünemiyorum.

Bu sırada Louvre Müzesinin internet sitesine baktım ve aşağıdaki eserleri apaçık herhangi bir uyarıcı ibare koymadan yayınladıklarına müşahade ettim.

Bakın Kanun açık, aynen alıntılıyorum:

"Eri­şi­min en­gel­len­me­si ka­ra­rı ve ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si
MAD­DE 8-
(1) İn­ter­net or­ta­mın­da ya­pı­lan ve içe­ri­ği aşa­ğı­da­ki suç­la­rı oluş­tur­du­ğu hu­su­sun­da ye­ter­li şüp­he se­be­bi bu­lu­nan ya­yın­lar­la il­gi­li ola­rak eri­şi­min en­gel­len­me­si­ne ka­rar ve­ri­lir:
a) 26/9/2004 ta­rih­li ve 5237 sa­yı­lı Türk Ce­za Ka­nu­nun­da yer alan;
1) İn­ti­ha­ra yön­len­dir­me (mad­de 84),
2) Ço­cuk­la­rın cin­sel is­tis­ma­rı (mad­de 103, bi­rin­ci fık­ra),
3) Uyuş­tu­ru­cu ve­ya uya­rı­cı mad­de kul­la­nıl­ma­sı­nı ko­lay­laş­tır­ma (mad­de 190),
4) Sağ­lık için teh­li­ke­li mad­de te­mi­ni (mad­de 194),
5) Müs­teh­cen­lik (mad­de 226),
6) Fu­huş (mad­de 227),
7) Ku­mar oy­nan­ma­sı için yer ve im­kân sağ­la­ma (mad­de 228),
suç­la­rı.
b) 25/7/1951 ta­rih­li ve 5816 sa­yı­lı Ata­türk Aley­hi­ne İş­le­nen Suç­lar Hak­kın­da Ka­nun­da yer alan suç­lar."

Sözde Cupid ve Psyche Heykeli [2]

Resimde açıkça gözüktüğü gibi, bir tane gençten erkek çocuğunun kanatları var. Bir kere erkek çocuğunun kanadı olmaz. Bu belli ki melek olabilir. Dinimizde meleklerin yeri bellidir. Aşağıda bir kız, sere serpe yatmış, kollarını meleğe dolamış, adeta meleğin dudağını vantuz gibi emmek üzere. Meleğin elleri kadının göğüslerini avuçluyor, göğüs uçlarını sıkıştırıyor. Kadın kendinden geçmiş, başı arkaya düşmüş, melek eliyle kadının başını tutuyor. Çocuğunuz bunu görse "Baba bende çırılçıplak aşağı yatırsam, memeleri avuçlasam" dese, gencecik yaşında, körpecik haliyle bu Türk örf ve ananesinde var mı ya? Böyle bir şey var mı? Bunu mu görsün çocuklarımız? Meleklerin afedersiniz bir takım hayasız karıların, çırılçıplak yatan kadınların memelerini okşadığını düşünmesi doğru mu?

Sözde The Three Graces Resmi [3]

Resimde üç tane gencecik, körpecik daha memeleri yeni tomurcuklanmış kız mıdır kadın mıdır bilemiyoruz birileri var. Çırılçıplak. Boyunlarındaki kolyeden ve birinin şapkasından başka hiçbir şey yok. Alenen kızlardan birinin götü, pespembe bize dönmüş. Yanındakinin maşallah memeleri, tenasül organı meydanda. Bacaklarını sıkıştırmış, bize doğru bakıyor. Üçüncünün göğsü meydanda, üstünde hiçbir şey yok, arkadaşına sarılmış. Adeta çocuk pornosu! Çocuklarımıza soyunun, memelerinizi, amcıklarınızı sere serpe gösterin diyen, sapık bir ressamın hayal gücünü görüyoruz. Bu ne? Bizim çocuklarımız misafirliğe gittiğinde, henüz 13-14 yaşında, böyle çırılçıplak dursalar, birbirlerine sarılsalar, afedersiniz kadınlarımız, kızlarımız böyle pespembe götleriyle gezinseler, böyle bir şey var mı ya? Bir çocuk bu resmi görse, onun SEKS MANYAĞI olmaması için bir sebep var mı? Göğüs uçları çıkmış, uyarılmış, dudakları gerginleşmiş bir halde bize bakan şu ahlak yoksunlarını görmek zorunda mı bu millet?

Soldier of Marathon [4]

Bu resimde bir asker gözüküyor. Meşalesini dimdik kaldırmış, kaslı bedeni gerilmiş, bir kolu gökyüzüne yükselmiş. Üstünden elbisesi düşmüş, boynundaki damarlar çıkmış göğe bakıyor. Kasıklarının kılları gözükmekte, penisini kapatan tek şey küçük bir bez parçası. Şimdi anneannenizle, o mübarek kadınla, Louvre Müzesinin internet sitesini geziyorsun karşına bir anda bu çıkıyor: Elin yunanlı askerinin yarrağı. Kaslı kolları, adeleli vücudu. Bu mu sanat? Annelerimiz, anneannelerimiz, el kadar bebelerimiz, gencecik körpecik kızlarımız, taştan adamların penislerini mi görsün. Böyle rezaleti ahlakımızla bağdaştıramıyorum.

Açıkça pornografik, açıkça müstehcen bu tipte daha nice resim var ve Louvre Müzesi'nin internet sitesine girmek serbest. TİB görevini neden yapmıyor? Biz bu TİB'i ahlakımızı, örfümüzü, ananemizi, değerlerimizi korusun diye kurmadık mı? Kanun açık, müstehcen yayın yasaktır diyor afedersiniz elin Yunanlısının kasıklarından, gencecik kızların popolarından ve tenasül organlarından daha müstehcen ne var?

Kanunun uygulanmasından başka bir şey talep etmiyoruz. Louvre'dur, Gugenheim'dır daha nice yer kapatılsın, müze ne lan, kerhane mi orası, çıplak adamlar, kadınlar, aklımız başımızdan gidiyor valla.

[1] http://bianet.org/...seyler-tasidi

[2] Psyche and Cupid
http://www.louvre.fr/...newWidth==800&&newHeight==871

[3] The three graces
http://www.louvre.fr/...&newHeight==873

[4] The Soldier of Marathon Announcing the Victory
http://www.louvre.fr/l...newHeight==726
Devamı...

5 Haziran 2011 Pazar

Tayyip Erdoğan Demokrasiye Karşı


Esasında bunu yazmak Fehmi Koru'nun bir yazısından sonra aklıma geldi. Koru, yazısında son zamanlarda yaşanan olayları altalta koyarsanız hükümet için can sıkıcı bir tablo ortaya çıkacağını söylemeye getiriyordu. Seçim meydanlarında Tayyip Erdoğan'ın çok kısa bir zaman aralığında yapmış olduğu konuşmalardaki vurgularıyla, temelde ihlal ettiği/ yadsıdığı hakları bir araya getirince buna uygun bir portre çıktı. Tayyip Erdoğan'ın artık 2002'deki Erdoğan olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yerine alışmaya çalışan, toplumsal kabul arayan, meşruiyetini demokratikleşme projelerinde bulmaya çalışan bir lider portresi çizerken, bugün muhalefete tahammülsüz, otoriter, sorgulanamayan, şiddeti ve yöntemlerini bir araç olarak kabul eden, farklı kimlik ve inanışlara karşı da husumet besleyen bir gargantuaya dönüşmüş durumda.

Nuray Mert'e Hitaben - Fikir ve İfade Hürriyeti
"Bir bayan gazeteci, köşe yazıları yazıyor. Son yıllarda kendini kaybetmiş şekilde kin kusuyor. PKK'nın yayın organına açıklama yapıyor, 'yol ve zor politikaları hep beraber gidiyor' böyle diyor. Neymiş 1935 yılında Dersim Katliamı öncesinde buraya yapılacak harekat için yol inşa edilmiş. AK Parti'nin duble yollarını da işte bu şekilde yorumluyor. Söylemek istediği şu, güya biz duble yolları, Dersim'de olduğu gibi kolay harekat yapılsın diye inşa ediyormuşuz. Bu mertlik değil namertliktir."
03/06/2011
http://www.gazeteciler.com...-namert-cikisi-35908h.html

İnan Kıraç'a - Fikir ve İfade Hürriyeti
"hakikaten bu yazılanlar doğruysa bu tabi geleceğe yönelik kendisi de bazı riskleri üstlenmiş demektir"
02/06/2011
http://www.radikal.com.tr/...&ArticleID=1051472

Abbas Güçlü'ye - Fikir ve İfade Hürriyeti
"Diyorum ya görevlendirme var. Görevlendirenler de belli. Ben o kişinin sürekli bu işin üzerindeki kampanyasını ben söylüyorum. Delil belge falan değil. Sürekli mensubu olduğu yayın organının televizyonunda, köşesinde bu işi tahrik etti. Bunlar mahşeri vicdanda mahkum olacaklar. Gelecekte bedelini çok ağır ödeyecekler tabii"
22/05/2011
http://www.evrensel.net/news.php?id=6622

Kemal Kılıçdaroğlu'na hitaben - Uzlaşmacı Saygın Siyaset Tarzı
"Kemal Kılıçdaroğlu diye biri yoktur, sanaldır, sanal. Kılıçdaroğlu hayali ve yapaydır. Kılıçdaroğlu, siyaset mühendislerince üretilmiş, bir vitrin süsüdür. Vitrinin arkasındaki çeteciler, akıl hocaları tarafından yönlendirilen bir figürdür. "
29/05/2011
http://www.haberdar.com.tr/...-kukla-vitrin-susu.htm

Kemal Kılıçdaroğlu'na hitaben - Uzlaşmacı Saygın Siyaset Tarzı
"Ben onun kadar edepsiz, alçak, ahlaksız değilim"
01/06/2011
http://www.nethaber.com/video/5456/erdogandan-cok-sert-sozler.html

Protestocu'ya - Kadın Hakları, Eşitlik
"Bu sabah bakıyorum bir televizyon kanalında Ankara'da bir polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem."
03/06/2011
http://www.t24.com.tr/...tepki/haber/149108.aspx

Vefat Eden Metin Lokumcu'ya - Toplantı ve Gösteri Hürriyeti / Polis Şiddeti
"Bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, şu anda kimliğini bilmiyorum üzerinde de fazla durmak istemiyorum, kalp krizi neticesinde öldüğü söyleniyor."
01/06/2011
http://www.birgun.net/politics_i...=2011&month=06&day=01

Hopa'da Yaşanan Olaylar - Toplantı ve Gösteri Hürriyeti / Polis Şiddeti
"Polis eşkiyanın şamar oğlanı değildir."
03/06/2011
http://www.haber7.com/...-oglani-degil.php

Kemal Kılıçdaroğlu - Din ve Vicdan Hürriyeti
"Biliyorsunuz Kılıçdaroğlu Alevidir" (Kitle yuhlar, Erdoğan konuşmaya devam eder)
25/05/2011
http://www.evrensel.net/news.php?id=6752

MHP Kaset Skandalı - Özel Hayatın Gizliliği
"Halen bu medya bu siyasiler böyle bir hareket için ‘İnsanın özeline karışıyorlar’ diyor. Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil yahu. Buna nasıl kendi özeli dersin? Bu özel değil. Bu genel, genel. Bu genel bir ahlaksızlıktır."
05/05/2011
http://www.t24.com.tr/haberdetay/143159.aspx

MHP Kaset Skandalı - Tutarlı Siyaset
"Bu konularla ilgilenmeyi ilkelerime uygun bulmam. Onların iç sorunudur. Yorum yapmam doğru olmaz"
14/05/2011
http://www.radikal.com.tr/...&ArticleID=1049284

Gülten Kışanak'ın Görüşmesi - Haberleşme Hürriyeti
"Kasette bir BDP’li, ‘Elazığ’da biz güçlü değiliz, dolayısıyla MHP’yi destekleyelim’ diye konuşuyor. Bugün yarın yayımlanır"
02/06/2011
http://www.radikal.com.tr/...ArticleID=1051576

BDP Tabanına Yönelik - Nefret Söylemi, Ayrımcılıkla Mücadele
"işte bunlar dinle zaten alakanız yok siz zaten açıklamışsınız Kürtlerin dini Zerdüşt'lük diye bunlara göre Öcalan peygamber bunu da ilan ediyorlar siz hangi yüzle kalkıpta böyle bir organizasyon yapıyorsunuz. Bunları bilmeyen bilsin, 12 Haziran'da bu bağımsızlara, BDP'lilere gereken dersi vermemiz lazım. Birisi çıkıyor, gerekirse bu camileri de ele geçiririz diyor, haddini bil neyi ele geçiriyorsun sen? İşte bu farklı bir çağrıdır, 12 Haziran bunlara haddini bildirme günü olacak ama biz demokratik şekilde sandıkta yapacağız bunların yöntemleri bizim yöntemimiz değil. Dün Hopa'da gençlerin ellerine taşları vermişler bunlarla saldırtıyorlar, bunlar çete, bunlar terörist yaptıkları bu"
02/06/2011
http://www.birgun.net/...h=06&day=03

Muş Mitingi - Kürt Sorunu - Temel Hak ve Hürriyetler
"Benim için artık bu ülkede Kürt sorunu bitmiştir. Artık bu ülkede benim Kürt kardeşlerimin sorunu vardır ama Kürt sorunu yoktur''"
01/05/2011
http://www.haber7.com/haber/20110430/Erdogan-Kurt-sorunu-yoktur.php

Diyarbakır Mitingi - Kürt Sorunu - Temel Hak ve Hürriyetler
"2005’te yine Diyarbakır’da ‘Kürt sorunu herkesten önce benim sorunumdur’ dedim. Sözlerimin arkasındayım"
01/06/2011
http://siyaset.milliyet.com.tr/.../default.htm

Tutarlı Siyaset
" Biz Diyarbakır’da söylediğini Ankara’da yalanlayanlardan, Diyarbakır’da söylediğini İstanbul’da unutanlardan hiç değiliz. "
01/06/2011
http://web.akparti.org.tr/site/..asinin-tam-metni/8230



Devamı...

31 Mayıs 2011 Salı

Metin Lokumcu ve Mütehakkim Zulüm


Durum şöyle, Hopa'da AK Parti miting yapacak, bazı Hopalılar HESleri ve yarattığı etkileri protesto etmek için toplanıyorlar. Polis müdahale ediyor, göstericiler direniyorlar, polis biber gazı atıyor. Metin Lokumcu ya bundan ya da bir iddiaya göre "yediği polis tekmesinden" kalp krizi geçirip vefat ediyor. [1], [2]

Bundan sonra göstericiler ve kimi Hopalılar büyük bir reaksiyon gösteriyorlar, Başbakan'ın otobüsü alandan ayrıldıktan sonra aracı taşlıyorlar, atılan taşlardan bir tanesi Başbakan'ın korumasına çarpıyor ve koruma yaralanarak araçtan düşüyor. [3]

Olay burada bitmiyor. Başbakan Trabzon'da mitinge çıkıyor ve diyor ki: "Ben Hopa'ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum. Meğerse eşkıya Hopa'ya da inmiş." [4]

Şimdi Başbakan'a göre durum şöyle, kendisini protesto etmek için toplanan ve halay çeken insanlar öncelikle "eşkiya" polis bu göstericilere müdahale ediyor, göstericilerden beklenen "demokratik tepki" müdahale karşısında durmak ve oturmak, halbuki polise karşı koyuyorlar, polis biber gazı atıyor, bir iddiaya göre Mehmet Lokumcu'yu tekmeliyor, adamcağız kalp krizi geçiriyor, vefat ediyor ve bunun üstüne protestocular, dayak yiyip, biber gazına maruz kalıp arkadaşlarından bir tanesi kaybettikten sonra taş attıkları için de "eli taşlı eşkiya" olabiliyorlar.

Bu ülke seçim meydanlarında izanını değil önce ahlakını ve vicdanını kaybetmekle karşı karşıya. Bir insan Başbakan olabilir, Recep Tayyip Erdoğan bilsin hiçbir şey zulme arka çıkmanın nedeni olamaz. Bir insan oy almak, hükümetini devam ettirmek isteyebilir ancak nerede zulüm varsa onun arkasında hizaya geçmek için bu bahane değildir.

Bu akıl dışılık, diyelim delirmişliği biz neyle ifade edelim?

AK Parti'nin her türlü gösteriye karşı verdiği tepki insan ahlakını aşındıracak kadar korkunç. YGS skandalını protesto etmek için alana çıkan gençler "oyunlara gelmekle" itham, karşılarına da 10.000 kişi konmakla tehdit edildi. [5]

Gösteri yapan TEKEL işçileri, biber gazı ve dayakla karşılaştılar, direnişlerini sürdürdüler, Ankara'nın ortasında çadırdan bir kent kuruldu. Talepleri makul ve haklıydı. İşlerinden, aşlarından ve özlük haklarından olacak bir kitle sesini nasıl duyursun? Medyası mı var, televizyonları mı var? Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, "Bizim hükümetimizin hatası TEKEL işçilerine merhamet etmek" dedi [6] Hayati Yazıcı kat çıktı "TEKEL eyleminin arkasında PKK parmağı var." [7]

Doktorlar bir eylem yaparak sağlık sektöründeki sorunları ve çalışma şartlarını ifade etmek istediler, Bakan Akdağ hemen neticeyi buldu: "Eyleme katılanlar marjinal grup" [8]

Ancak tabi daha korkuncu, üniversitelilerin eylemleriyle başladı. İTÜ'nün açılışında Başbakan'ı protesto eden gençler 15 ay hapis cezasına çarptırılınca [9] Türkiye'nin çeşitli illerinde gösteriler oldu. İstanbul'da yapılan gösteriler sırasında polis hamile bir kıza tekme attı, 19 yaşındaki kız bebeğini düşürdü. [10] Başbakan Erdoğan durumu şöyle izah etti: "Biz polisimizi kimseye ezdirmeyiz" [11]

Tabi daha sayabileceğimiz bir çok olay var ancak burada durmakta fayda görüyorum, bu kadarı bir manzarayı tarif ediyor.

Öncelikle hükümetin toplantı ve gösteri yürüyüşlerine bakışı sakat. İlk sakatlık burada. Toplantı ve gösteri yürüyüşü biliyoruz ki anayasada tanınan bir haktır ve demokratik bir toplumun olmazsa olmaz değerlerindendir.

Özgürlükçü bir toplumda vatandaşların, devletten izin almaksızın hükümetlerini veya herhangi bir konuyu şiddetsiz bir şekilde protesto edebilme hakkı vardır. Kamu kurumlarının da öncelikli görevi bu hakkın barışçıl bir şekilde kullanılmasına yardımcı olmaktır.

Bu ne demek? Şu demek. Birileri bir gösteri veya protestoda bulunuyorlarsa önceden hükümete ne kadar iyi, tertemiz ve makbul bilinen vatandaş olduklarını göstermek zorunda değildir, tam tersine marjinal hatta toplumun çoğunluğu tarafından aykırı bulunan gruplar dahi bu özgürlükten yararlanabilir, zaten bu özgürlük öncelikle farklı fikirlerin seslendirilmesi için vardır.

Polisin görevi de bu kitlenin eylemini barışçı bir şekilde yapmasına imkan tanımaktır, mevcut eylemlerin hiçbirinde polis göstericilerin barışçı bir şekilde eylem yapmasına yönelmemiş tam tersine gösterinin yapılmasını engellemek için dağıtmaya girişmiş bundan sonra göstericiler direnmek isteyince olaylar büyümüştür.

Şimdi olayın diğer yönü, bir hükümet bu hakkını kullanmak isteyen vatandaşlarla aynı fikirde veya politik aidiyette olmayabilir ancak bu haklarını kullanmalarını korumak zorundadır. Neden? Çok basit. Bu anayasal bir hak, hükümetlerin görevi yürütme organı olarak kanunların uygulanmasını sağlamak. Deli dumrul gibi muhalif gördüğü herkesi marjinalleştirip, hakaretler ederek, onların uğradığı zulme arka çıkıp, kendisiyle aynı görüşteki medya organları aracılığıyla karşıt grupların nasıl da ahlaksız, şerefsiz, radikal, eşkiyalar olduğunu izah etmek değil.

Yani hükümet baştan hastalıklı bir bakış açısına sahip, kendisini protesto edenleri yeteri kadar makbul bulmamakta sadece makbul vatandaşların protesto edebileceğini ima etmekte bu arada toplantı ve gösteri yürüyüşünün içeriğini boşaltmakta, diğer yandan gösterilerde şiddet uygulayan polise arka çıkarak temelde polisin yetkisini aşmasını ve orantısız şiddet uygulamasını da meşrulaştırmakta.

Siz hamile bir kıza tekme atan polise kol kanat gerip "polisimi ezdirmem" diye gürlerseniz, medya organlarında demokratik bir hakkkını kullanmak isteyen insanı "hamile bir kızın orada ne işi vardı" karikatürizasyonuna sokarsanız, yarın Hopa'da kalp hastası birine tekme atılması da muhtemeldir, memur nasılsa arkasında olduğunuzu ve başına bir şey gelmeyeceğini, karşıdakinin de "makbul" olmadığını bilir, ona göre davranır.

Bu en başta hükümet olma onuruna ve gereklerine uygun değil, sonra insan olma onuruna uygun değil. Böyle ahlaksızlık, böyle bir vicdansızlık kabul edilebilir değil. Biz polisi gelsin bize durup durup kötek atsın diye kurmadık, bu ülkenin Başbakanları da polis dayağını övsün, polisi kendi bodyguard'ı gibi bizlere karşı kullansın diye seçilmedi. Bu devlet ne zaman anlayacak kendisini değerli, ahlaklı bir devlet yapanın muhalifler olduğunu? Ne zaman anlayacak, protesto edenler, eleştirenler, muhalif kesimler olmasa bu ülkenin Baas rejimi olacağını, Hitler rejimi olacağını, faşizm olacağını? Ne zaman anlayacak biz milletler ailesi arasında bir yere sahipsek o sabah akşam muhalifleri ezdiğimiz, yok etmeye çalıştığımız için değil, bütün bunlara rağmen insanların kendi kendilerini yönetmesini ve özgürce yaşamasına -bir ölçüde dahi olsa- imkan veren demokrasimizden.

Ama daha korkuncu var.

TAYAD üyeleri Trabzon'da bildiri dağıtırken -ki demokratik bir haktır- linç girişimine uğrayınca "herkesin halkın bu hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak tavrını belirlemesi gerektiğini" belirtirseniz, İstanbul'un orta yerinde lince uğrayan üniversite öğrencilerinin uğradığı bu haksızlığa "Bu tipteki kişilere büyük tepki var. Vatandaş müdahale edip gerekli tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki.." [13] diyen Celalettin Cerrah'ı da vali yaparsanız, bu millet ne demek istediğinizi anlamıştır. Sizden olanlara yapılan en ufak protesto bile eşkiyalıkla, PKK'lı olmakla, marjinal grup olarak adlandırılmakla sonuçlanırken, başkalarının lince uğraması gibi cinayete tam teşebbüs dahi "güzel tepki"dir.

Bundan da bir demokrasi bilinci / algısı çıkmaz. Bundan çıksa çıksa ötekinin uğradığı her zulmü reva gören, kendisinden başka bir şeyi düşünmeyen, kendi haklarını herkesin hakkından üstün tutan, adaleti değil tahakkümü, eşitliği değil istibdadı öncelleyen, kendi iktidarını demokratik bir toplumdan, bu iktidarın sürmesi için gereken her yöntemi de hukuktan üstün gören bir anlayış ortaya çıkar. Buna da yakıştırılabilecek en son sıfat "demokrat"tır, çizgi itibariyle de Mugabe'yle ortaktır.

Hayaldi gerçek oldu diyorsunuz, bundan önceki seviyemiz "yollar yürümekle aşınmaz" idi, bugün geldiğimiz nokta protestocuya eşkiya diyen, ölümü de görmemezlikten gelen bir kara kalpliliktir, boşa "dilleri Ali söylüyor, gözleri İbn-i Mülcem bakıyor" demiyoruz.

[1] http://www.objektifhaber.com..-icin-tepkiler-buyuyor-80103.html
[2] http://www.cnnturk.com/..618492.0/index.html
[3] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17920137.asp?gid=381
[4] http://www.cnnturk.com/..icin.cok.sert.suclama/618545.0/index.html
[5] http://yenisafak.com.tr/Politika/Default.aspx?i=314626
[6] http://www.radikal.com.tr...976735&Date=26.01.2010&CategoryID=101
[7] http://www.haberturk.com/...ekel-eyleminde-pkklilarin-da-parmagi-var
[8] http://www.sagliksitemiz.com...katilanlar-marjinal-grup.html
[9] http://www.posta.com.tr/..itede_slogana_15_ay_hapis.htm?ArticleID=50942
[10] http://haber.ekolay.net..-tekme-atan-polislere-suc-duyurusu.aspx
[11] http://www.haberarz.com/...-ezdirmem-dedi-ve-gurledi.htm
[12] http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=169481
[13] http://arsiv.sabah.com.tr/2006/08/31/gnd136.html
Devamı...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Mesele porno meselesi değil, esas mesele tütün meselesi tütün tütün


Şimdi çok gizemli bir tarih var, biz arkadaşlarla ona kısaca 22 ağustos diye sesleniyoruz. Mühim bir tarih. Son zamanların en ürkütücü şehir efsanesi. Dediklerine göre o günden sonra internette hiç bir şey şimdiki gibi olmayacakmış. Sokaklara yığdığımız polislerin aynından sanal ortama da yığılacak, hangi siteye varsan yüzümüze kapanacak, cibilliyetimiz ellenecek, seceremize sıçılacak, sorguya suale çekilecekmişiz.

Daha kimse bunun pratiğini netleştiremedi. Cümbür camia heyecanla saatlerin 22'yi gösterdiği o sürprizli anı bekliyoruz. Beklerken de benim yanlış ülkemin o kadarda güzel olmayan insanları çocukluğumuzda çok tarhana çorbası içtiğimizden olacak bu konuyu da tarhana çorbasına çevirip en düşkün olduğumuz noktaya getirip bıraktık. Uçkura. Yatıyoruz porno, kalkıyoruz porno. Gören görmeyende 50 milyon yetişkin sabah akşam veriyor birbirine küsküye sanacak. Oysa bizde sadece enkırmenler ve siyasetçiler seks yapıyor. Halk olarak öyle şeylerle alakamız yok. Konuyu pornoya getirip kısıtladığımız içinde malesef seks yapmayan halkın desteği alınamadı. Yürüyen binlerce insan; sübyanlar, sübyancılar, porno düşkünleri ve şahin k. dan ibaret sayıldı. Nasıl oldu lan bu?

Ben porno sevmiyorum. Karşıyım demiyorum sevmiyorum diyorum. Hemen "aha buda paketçi!" şeyi yapma. Sevmeme nedenim "ayy seksen tane zenci el kadar japon kıza neler etti neler, hii kıyamammm yavrucuğuma" anaçlığı yada "kadınların erkek fantezileri için böylesine hunharcasına meta haline getirildiği sisteme şiddetcesine vıdı vıdı..." feministliği değil. Banane lan! Ne hali varsa görsün. Ben acısam anama acırım. Kadıncağız kaç yıldır "karıı sırtıma bi hotla nolur gı" diye dolaşan 15 zenci gücündeki 70'lik bir adamla kıyasıya cebelleşmekte. Üstelik bedeve. Bu sıçan sesli ablalar hiç direniyor mu? Görür görmez yeni gelinin şeye sarılması gibi yapışıp curk curk emmeye girişiyor, bi yandan sırıtıp bi taraftanda heriflerin kokmuş soykalarına övgüler yağdırıyorlar.

Sevmiyorum, çünkü izlerken tahrik olmuyorum. Açıklaması bu kadar net. İlk izlediğimde bi kıpırdanmalar, bi gıdıklanmalar oluyordu ama sonra pat diye sıradanlaştı, bir zetina dikiş makinesinin piko yapması kadar mekanik geldi. Ebemin yayık yayışını izlerken daha çok heyecanlanıyordum. Sonunda ayran oluyordu, tereyağ oluyordu hem. Bir insan yayık ayranından tahrik olabilir mi? Olmaz. İşte bende olmuyorum. Yastığıma "mahmut" adını verip sabahlara kadar yatağan içinde devir daim yaptığımızda bile daha fazla zevk alıyorum. Yastık deyip geçme.Bazen ondan beklenmeyecek performanslar sergiliyor. Geçen geceki 45 dakika sürdü mesela.

Ama napıyorum bunca sevmemezliğime hatta seksi güldürükçülü bişey bulmama rağmen bende "pornoma dokunma" diye ortalarda dolaşıyorum. "Pornolar götürsün sizi, ne anlıyonuz lan o organ cümbüşünden? Kavun yemişte ağzına gözüne sıvamış gibi dolaşan patlak suratlı karılardan? göt kafalar" da diyebilirdim. Hatta hızımı alamayıp "Hayır misyoner neyinize yetmiyo anlamıyorum ki? Sonra ordan izleyip izleyip karılarınıza, sevgililerinize cebelleş oluyorsunuz. Yok sırtıma hotla, ağzıma işe, bacağımın birini boynundan dolandırayım, sen sol kolunu bana ver ben kafamı sağ bacağının arasından geçireyim" gibi enteresan enteresan pozisyonlar istiyorsunuz!

Bak benden uyarması bel fıtığı olur, disk kayması yaşar numune hastanesinde sekiz ay tepe üstü yatarsınız da bırak kamasutrayı tuvalete bile çömemezsiniz ha...diyor muyum? demiyorum. Neden demiyorum bi sor..sor bi! Sorsan geberirsin de mi?! iyi sorma zaten ben her halükarda söyleyeceğim. (halükar ne demekmiş bakayım)

Çünkü sıradışı her zevk, inanç ve düşünce, kalan tüm olağan düşüncelerin garantisidir de ondan. Tek porno değil. Radikal dinler (evet din bile) satanizm, ateizm, militarizm, anaşizm, sanat, dövme, küfür, ıdı, vıdı yani sıradışı ve öyle yaşamayanı rahatsız eden her şey ortalama özgürlüğümüzün var olabilmesi, güvende kalabilmesi için şart. İçinde ol yada olma. Tahammül et veya etme. Özgürlük çıtasını genişleten bütün uç yaşamların varlığını kabullenmek, senin uç olmayan yaşamını devam ettirebilmen için lüzumlu. Eğer bütün bu sıradışılık katmanlarını bir bir yok edersek elimizde kala kala bizim alalade yaşamlarımız kalacak. Bir bakmışın mutfakta menemen yaparken adamın biri "menemen kusmuğu andırdığı için toplum ruh sağlığını kötü etkiliyor, son kalan 56. maddenin biricik fıkrasına göre onuda yasakladık" diye kapına dayanıvermiş. Olmaz deme olur o, ben deyince oluyor.

Yasaklar elektirik zammı gibidir. Bir başladımı ulaşmadığı kalem kalmaz. Yasaklanan herhangi bir şeyin faturası dönüp dolaşıp senin cebine de girer. Özgürlük ise zaferdir, özgür kalması için savaştığın herhangi bir şeyin ganimetinden sanada pay düşer. Meseleyi bu nedenle porno savunucuları ve porno karşıtları arasında geçen sürtüşme gibi algılamayıp, eylemi hiç olmazsa kendi menfaatimiz için, kendi çıkarımız, kendi menemen yapma özgürlüğümüz adına savunmalıyız. Yoksa sen o 15 yaşındaki çocukların gerçekten pornoya bayıldığını mı düşünüyorsun?
Devamı...