
"Burada adalet ne zaman sağlanacak diyeceksiniz. Bu komployu kuran ,yürüten polisler, savcı ve hakimler bu cezaevine girecek. Burada and içiyorum hepinizin önünde. Onlar buraya girdiğinde bu ülkeye adalet gelecek. O cemaat bağlantılı o çete bağlantılı adamlar buraya girecek. Bunu da buraya yazıyorum. Çok net söylüyorum. Bu işin sorumluları... Burada cemaatçi olan herkesi suçlamıyorum ama cemaatci olupta çete faaliyeti gibi çalışan emniyetteki ve yargının bürakratik örgütlenmenin içindeki adamlardır. Bunun asli sorumlularıdır. Siyaseten sorumlusu da AKP hükümetidir. Bunlara sesini çıkarmadığı içindir. Ama şunu herkes bilsin. Bunca baskı ve zulümden o iktidarın korktuğu ama bizimde özlemini duyduğumuz ve mücadelesini sürdürmeye devam edeceğimiz bir hayat çıkacaktır."
Ahmet Şık'tan Aziz Yıldırım'a Herkesin Bildiği O Şebeke
Mesajın kime olduğu açık. Ahmet Şık'tan, Nedim Şener'e, KCK yargılamasına maruz kalanlardan, Aziz Yıldırım'a kadar özel yetkili mahkemelerde davası sürmekte olan bir çok insan kendilerine karşı, emniyet ve yargı içerisine yerleşmiş bir çete tarafından bir komplo kurulduğunu, bu çetenin AKP hükümeti zamanında ve onun desteği ile bu makamlara yerleştiğini, çete üyelerinin kamu yetkilerini kendi özel grup çıkarları doğrultusunda kullandığını, bu grubun medyada ve sermaye içerisinde güçlü bağlantıları olduğunu bangır bangır ifade ediyor. Bir komplo teorisi denerek geçilemeyecek bütün bu bağlantılar, Ahmet Şık'ın yasaklanan kitabından, Hanefi Avcı'nın tutuklanmasına neden olan Haliç'te Yaşayan Simon'lar kitabına kadar bir çok izde açık açık gösteriliyor. Bir grubun nasıl emniyet içerisine yıllara uzanan bir zaman diliminde yerleştiği, nasıl yargı sistemine girdiği, HSYK'da yapılan son düzenlemeler ve Özel Yetkili Mahkemelerin kurulması ile nasıl son derece kritik mevkilere yerleştiğini herkes biliyor.
Dahası, hükümet de bunu reddetmiyor. MİT Başkanının ifadeye çağrılmasında gördük ki, hükümet de hem bu durumu biliyor hem de bazı oranlarda rahatsız. Nitekim hükümete çok yakın kaynaklar Yeni Şafak gazetesinde açık açık Fethullah Gülen grubunun emniyet ve yargı içerisinde yer aldığını, başka bazıları ise bu grubun hükümete karşı bile operasyon içerisine girebildiğini yazdı.
Fethullah Gülen Grubu'nun yapısı açık değil
Türkiye'de kimse Fethullah Gülen Grubu'nun tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Bu gruba kimlerin üye olduğu, grubun hiyerarşisi, finans kaynakları, bu finansmanın hangi yöntemlerle kazanılıp nasıl harcandığı, üyelerin yaptıkları faaliyetler ve bir sivil toplum örgütünün kamuyla paylaşması gereken hiçbir bilgi kamuya açık değil. Esasında böyle bir veri tabanına sahip olan herhangi biri var mı, o da bilinmiyor.
Ancak üzerinde uzlaşılan AKP döneminde grup üyelerinin devletin kritik makamlarına yerleştiği ve buralarda faaliyetini sürdürdüğü. Dolayısıyla kamu yetkilerini kullanan, bu makamlara belirli bi r gruba mensup olduğu için oturan ve dolayısıyla halkın çıkarlarını değil kendi kısıtlı grubunun çıkarları ile ajandasını uygulamaya meyyal olan bir insanlar grubu karşımızda duruyor.
Şebekenin amacı demokratikleşme değil
AKP - Gülen Grubunun kurduğu zorunlu ortaklık ile ortaya çıkan bu bağlantı veya şebeke ise demokratikleşme yönünde herhangi bir gaye taşımıyor. 2002 - 2010 aralığında bakıldığı zaman demokratikleşmeye yönelen tüm adımların sistematik olarak siyasi iktidarın egemenlik alanını genişletmeye ve diğer unsurların sistemdeki varlığını yok etmeye yöneldiğini görüyoruz. HSYK ile ilgili reformlardan, eğitim sistemindeki sallapati girişimlere kadar her projenin temelinde genel bir demokratikleşme adımının varolması zorunlu hedefleri değil, siyasi iktidarın önündeki tıkaçların kaldırılması var. TBMM içtüzüğünü değiştirmek için savaşlar çıkartan siyasi irade, konu seçim barajları olduğunda 10 yıldır ortada gözükmüyor. Analar ağlamasın diye başlayan kürt açılımının sonunda bugün partisi kapatılmış bir kürt hareketi, yerel yöneticileri tutuklanmış bir siyaset ve sürekli ötekileştirilen bir halk grubu var.
Şebeke demokratikleşme amacı gütmediği gibi fiili uygulamaları da demokratik bir toplumun herhangi bir tarafına benzemiyor.
Muhaliflerin nefes alamadığı bir rejim
Bugün sokağa çıkan bütün muhalif gruplar sistematik olarak şiddete maruz kalıyor. Öğrenciler tekmeleniyor, sendika üyelerinin üstüne biber gazı atılıyor, TEKEL İşçilerinden HES'lere karşı çıkan köylülere kadar herkes ağır bir dayağın sillesini tadıyor.
Siyasi rekabet bütünüyle gözetim ve denetim altında. Meclis kürsüsünde muhalif vekiller dayak yiyor hatta Meclis Başkanvekili tarafından "hasiktir" denilmek suretiyle hakarete uğruyor. Komisyon çalışmaları basılıyor, komisyon başkanları "söz istiyorum" bağırışları arasında "söz isteyen yok oylamaya geçelim" demek suretiyle işi bitiriyor. Bütün bunları "kafalarının üstüne ayakkabınızın topuğuyla basın" diye şen şakrak karşılaşayanların alkışları arasında, TBMM kamuya açık tartışmaların olduğu, yasama organının tartışarak ve kamuoyunu bilgilerendirerek kanun yarattığı yerden çok, Başbakanın emriyle gerekirse 7/24 kavga dövüş çalışıp yasa geçirecek bir fabrikaya benziyor.
Siyasi muhalifler üzerindeki tek baskı meclis faaliyetleri noktasında değil. BDP ve CHP'ye mensup tüm belediyeler sürekli soruşturmalara maruz kalıyor. Belediye yöneticileri hakkında 300 yılı aşkın hapis istemiyle davalar açılıyor. En küçük ilçe belediyelerinden, büyükşehir belediyelerine kadar tüm belediyeler maliye, polis, savcı üçgeninde çalışmaya gayret ediyor.
Bütün bunlar da yetmezse, seçim döneminden önce BDP ve MHP'nin yaşadığı gibi bir takım telefon kayıtları veya usulsüz elde edilmiş görüntüler internet sitelerine ve sonra gazetelere servis edilip, kara propagandanın en iğrenç metodları uygulanıyor, Başbakan da miting meydanlarında alenen bu kasetleri izlemeyi tavsiye ediyor.
Özel Yetkili Mahkemeler çılgınlığı
İşin bu yollarla halledilemeyeceği durumlarda ise, "takip et, servis et, suçla, tutukla" ekseninde yürüyen özel yetkili mahkeme çılgınlığı var.
Balyoz davasında 250'si tutuklu 365 sanık hükümete karşı darbe girişiminde bulunmakla suçlanıyor. Suçlamaların temeli olan ve Mehmet Baransu'nun bavulundan çıkan 2003 tarihli CD'nin sahte olduğunu Yıldız Teknik Üniversitesi ve Arsenal Forensic iki ayrı şekilde kanıtladı. Basit bir tanesini söyleyeyim, 2003 yılında yapılmış bir CD'de office 2007 programının izi olamaz. Neden? Çünkü 2003 yılında Office 2007 yoktur. Dava çöker. Ancak çökmüyor.
Şike davasında 21 nisan tarihli bir telefon kaydını dinlemek için savcıların 24 nisan tarihli bir telefon kaydını gerekçe göstermesinden, montajlanmış görüntülerin medyaya sızdırılmasına, futbolcular üzerinde cebir ve baskı kurulmasından, Tamer Yelkovan'ın dayak yemesine kadar bir çok usulsüzlük var. 8 aylık takip sonucunda ortaya çıkan tek bir fiziki delil yok. Yani 8 ay polis şüphelileri her gün dinliyor, her gün ne konuştuklarını duyuyor, bu adamların şike yapacağını da biliyor ancak bütün bu müthiş istihbarata rağmen bir tane baskın, tek bir kuruş para, hiçbiri yok. Üstelik davaya da, bu davayı görme yetkisi olmayan bir mahkeme bakıyor.
Oda TV davasında, bir başka şahsın bilgisayarında çıkan bir word belgesini "örgütsel döküman", bu word belgesi üstündeki notları "örgütsel talimat", bu ilişkiyi de "örgütsel hiyerarşi" olarak tanımlayabilecek bir zihin var.
Her şeyin tek elden yönetildiği bir rejim
Bu zihin Mustafa Balbay'ın ifadesini alırken "özdemir asaf kimdir, onunla ilişkiniz nedir" diye soran zihinle de akraba.
Şimdi karşımızdaki soru şudur,
üyeleri, finansmanı, yapısı, hiyerarşisi, amaçları açık ve şeffaf olmayan, siyasi iktidarın adamları ile birlikte devlet makamlarını kendi ajandası çerçevesinde kullanan, ötekilerin bütününü düşman gören, kendine ait bir medyası ve sermayesi olan ikili iktidar yapısının yönettiği,
kimlerin milletvekili, kimlerin nerede hakim nerede savcı olacağının doğrudan bu iktidar yapısı tarafından belirlendiği,
emniyet müdürlerinden, memurlara kadar bütün kolluk güçlerinin tek elden atandığı, bu güçlerin usullü veya usulsüz bir şekilde elindeki teknik kapasitelerle herkesi dinleyebildiği, hatta bu dinleme nedeniyle kendi aralarında bile kavga edebildikleri,
delillerin sıhhatine, lehe olup olmamasına bakılmaksızın tüm muhalif unsurların yargı baskısı altında, bitmeyen tutukluluk süreleri içerisinde özgürlüğnden mahrum edildiği, demokratik hakkını kullanmak isteyen tüm vatandaşların cebir ve şiddete maruz kaldığı, siyasi partilerin türlü çeşit yöntemler sürekli baskı altına alındığı,
bütün bunların da örgütlü, şematize bir şekilde belli olduğu bir sisteme demokrasi denir mi?
Bugün, kimin milletvekili olacağına Tayyip Erdoğan karar verir. Bugün kimin Cumhurbaşkanı olacağına yine Tayyip Erdoğan karar verir. Bugün hükümet HSYK'yı yönettiği için kimin nereye atanacağına, kimin hakkında soruşturmanın başlayıp kimin başlamayacağına yine Tayyip Erdoğan karar verir. Hükümete bağlı emniyet güçleri tarafından hazırlanan bütün dökümanlar, yine dolaylı olarak hükümete bağlı özel yetkili savcılara intikal ettirilip, yine hükümet koalisyonunun parçası medya gruplarından kamuoyuna servis edilip, yaratılan kamuoyu algısı ile insanların manevi itibarları paçavraya çevrilip, özgürlüklerinden mahrum edilebilir. Bugün iktidar koalisyonuna dokunan herkes ya hapistedir, ya göçe zorlanmıştır, ya vergi cezalarıyla boğuşmaktadır, ya da manevi itibari kamuoyu lincine tabi tutulduğu için siyasal ölü konumundadır.
Soru şudur, böyle bir ülkede kim özgürlükten bahsedebilir?
Ülkeleri duble yollar değil özgürlük büyütür, ülkeleri güzel yapan şey TOKİ inşaatları değil insanların adalete olan inancıdır. Bu ülke bir şebeke yüzünden bütün güzel hasletlerini kaybetti, "özlemini duyduğumuz dünya için" yeni bir mücadele ise hala bizi bekliyor.
Devamı...












